Sponsor Reklamlar


Köşe'den Yazanlar...

 Genel konular Katagorisinde ve  Pir Yolu Haber Merkezi Forumunda Bulunan  Köşe'den Yazanlar... Konusunu Görüntülemektesiniz.=>...


 
Seçenekler
Alt 23.02.14   #41
renk
renk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Jul 2012
Nereden: istanbul
Mesajlar: 1.677
Rep Puani : 80
Standart Cevap: Köşe'den Yazanlar...


Türkiye, Ukrayna ve Venezuela'dan dersler/notlar

Nevzat Evrim Önal

Sol Haber

Son haftalarda Ukrayna ve Venezuela’da yaşanan ayaklanma deneyimlerinin ardından genel anlamda son yılların sokağa kolaylıkla çıkan toplumsal hareketleri ve bu hareketlerin gerek ülke iktidarları, gerek emperyalizm, gerekse halkın çıkarları açısından ne gibi olanak ve tehditler barındırdığına dair daha çok söz söyleyebileceğimizi düşünüyorum. Aşağıda, bu konuya dair bir dizi tez ya da tartışma başlığı sunmaya çalışacağım.

1- Çalkantılı ve durulacak gibi görünmeyen bir döneme giriyoruz. Çalkantının sebebi, emperyalist hiyerarşinin genel anlamda tıkanmış olması. Özetle, emperyalist ülkelerde sermaye birikimini sürdürmek için eskiden bağımlı ülkelerden yalnızca "kupon kesmek" gerekiyordu; bugün gelinen noktada bağımlı ülkeleri toptan batırmak ve yağmalamak gerekiyor (ör: Yunanistan).

2- Bu tıkanıklığın temel sebeplerinden biri emperyalist genişlemenin Rusya sınırına dayanmış olması. Rusya emperyalist olamıyor (bunun için yeterli gelişkinlikte sermaye birikimi yok) ancak büyük ve güçlü olduğu için (nükleer silahlar ve doğal kaynaklar) emperyalizm tarafından kontrol altına alınamıyor. Emperyalizmin güncel meselesi Rusya'yı tahakküm altına almak, belki parçalamak.

3- Ukrayna bu açıdan kritik ve Ukrayna aynı zamanda Rusya'nın yumuşak karnı. Ukrayna'nın Rusçu-Batıcı olarak bölünmesi durumunda ortaya yeni bir denge değil, süreklileşmiş çatışma çıkar. Bu da Rusya'yı yıpratacak uluslararası provokasyonların (örneğin Karadeniz'de süreklileşmiş ABD varlığı) önünü açar.

4- Pek çok şeyin yanı sıra, bizim bildiğimiz anlamda gelişkin burjuva demokrasisi de çift kutuplu dünyanın bir ürünüydü. Bu demokrasi, muhafazakar sağ ile sosyal demokrat sol arasında hangisinin burjuvazinin tarihsel çıkarlarına daha iyi hizmet edeceğine göre değişen bir dengeye dayanıyordu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla beraber, örgütlü işçi hareketini kontrol altında tutmak için sosyal demokrasiye ihtiyaç kalmadı. Bu bağlamda, dünyanın her yerinde tekil, mutlak ve eskisine göre çok daha çürümüş iktidarların önü açılırken, bu iktidarların devrilme yolu da burjuva demokrasisinin sandık manevraları olmaktan çıktı. Emperyalizm, bu bağlamda sivil toplumculuk üzerinden hamle üstüne hamle yaptı ve iktidara karşı eylemleri manipüle etme konusunda hatırı sayılır bir deneyim ve bu deneyime dayalı beceri geliştirdi.

5- Yeni halk hareketleri bu açıdan solcular için iki tarafı keskin bir bıçak. Bir tarafta iktidar değişikliklerinin başlıca yöntemi bunlar haline gelirken, diğer yanda iktidarın buharlaştığı ve yeniden tesis edildiği dönemler emperyalist müdahalelere çok açık, ayrıca halk hareketleri pekala sağcıları da içeriyor ve hatta sağcı odakların kontrolünde olabiliyor (ör. Ukrayna ve Venezuela).

6- Burada herhangi bir hareket içindeki unsurları tahlil ederken çok temel bir turnusol kağıdına ihtiyaç var: Harekette sol-sağ skalası emperyalist hiyerarşideki çıkarlara referansla kurulmalı. Bir hareket içinde en sağcı unsur, emperyalist hiyerarşi içerisindeki en yüksek çıkarlara uygun davranan unsurdur (ABD). En sol unsur ise işçi sınıfının tarihsel çıkarlarına uygun davranan olmaya devam etmektedir.

7- "İşçi" hiçbir şart altında salt sanayi proletaryasını kast etmemektedir. Sanayi proletaryasının kapitalist sistemin anahtarını elinde tuttuğu, şalteri indirdi mi herşeyi durduracağı savı mutlak geçerliliğini yitirmiştir. Bugün sistemin anahtarı eğitimli, profesyonel beyaz yakalı işçilerin eline geçmiş durumdadır. Bankacılar, yazılımcılar, avukatlar, doktorlar, öğretmenler, basın emekçileri... anahtar bunların elindedir. Üstelik bu kesim, aynı zamanda halkın geri kalanına ideolojik öncülük yapabilecek entelektüel derinliğe de sahiptir.

8- Ne mutlu ki Türkiye'de bu kesim belirgin biçimde, düzenin tamamına göre solda durmakta, aydınlanma değerlerine, ülkenin bağımsızlığına, kadın erkek eşitliğine, laikliğe vb. sahip çıkmaktadır. Başka örneklerde (ör. Venezuela) bu kesimin basbayağı sağcı olduğunu, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına hizmet ettiğini gözlemek mümkün.

9- Tüm örneklerde "profesyonel aktivizm" giderek toptan bir provokatörlük müessesesine dönüşmektedir. Sokak eylemlerini kazandıran hiç ama hiçbir şart altında polise karşı taktik geliştirmek, çantana neler koyacağını bilmek vb. değil, dirayetli ve cesur kitleselliktir. Dirayet ve cesaret çantadaki talsitli sudan değil, mücadele hedeflerine inançtan gelir; biraz da canına tak etmiş olmasından.

10- Bu bağlamda anarşizm ve radikal demokrat-çatışmacı hareketler şu veya bu düzen aktörü tarafından olmasa da, düzenin bütünü açısından araçsallaşmaktadır. Molotof kokteyli atanlar, bir yerde eylemlerin meşruiyetine zarar vermeye yararken (Türkiye), bir başka yerde eylemlerin kontrolsüz bir kaosa dönüşmesine hizmet etmektedir (Venezuela).

11- Toptancı, ezberci tüm yaklaşımların (dikkat, ilkelerin değil!) ömrü artık saatlerle sınırlıdır. "Polise direnen iyidir" dediğiniz anda karşınıza polisleri ve eylemcilerin içindeki sivil ve ılımlı unsurları öldürerek iktidarı destabilize etmeye çalışan Ukraynalı faşistler çıkmaktadır. "Bir yerde halk eyleme geçtiyse bunun halkçı sebepleri vardır" dediğinizde karşınıza Venezuela'daki iktidarı yıkıp, Chavez öncesi Venezuela'daki ayrıcalıklarını geri almaya çalışan orta sınıf özentisi beyaz yakalılar çıkmaktadır. Her ülkenin devrimcileri, her ayaklanma örneğini yakından izlemeli, yargılar geliştirmeli ve kendi ülkelerinde gelecekteki ayaklanmaları nasıl emperyalizme değil de halkın çıkarına hizmet etmesini garanti altına alabileceklerinin hesabını yapmalıdır.
Sponsor Reklamlar

bilgeyol ve kristal bunu beğendiler.
__________________
"Dünya vatanım, tüm insanlar kardeşim ve iyilik yapmak dinimdir."

Thomas Paine
renk isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 17.03.14   #42
bilgeyol
bilgeyol - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BİZİM KABEMİZ İNSANDIR...
Yönetici
Üyelik tarihi: Jun 2012
Nereden: KERBELA-KOBANİ
Mesajlar: 11.315
Rep Puani : 76
Standart Cevap: Köşe'den Yazanlar...




BURAK’IN BABASI VE BERKİN’İN BABASI!..


Ahmet Nesin | 13 Mart 2014 | Alt Manşet, Gündem, Manşet Altı Gündem Haber, Numaralı Haberler, Yazarlar

Babalar ve oğulları …


Ahmet Nesin / Eğer en az 2 kardeşseniz, sabah eve ekmek almak sıraya bindirilir. En komik kardeş kavgası bu yüzden çıkar, 2 kardeşin de savunması aynıdır, “Anne, hep ben gidiyorum amaaaaaaaa…” Anne sırayı zaten denetliyordur, baba da bıyık altından kıs kıs gülümser.
Berkin de eve ekmek almaya çıkmıştı, haber geldiğinde Berkin ağır yaralanmıştı. Anne ve baba şoktaydı, düşünsenize oğlunuz 2 dakikalık yola ekmek almaya gitmiş ama komada olduğu haberini alıyorsunuz.
Yine başka bir ev ve babanız Istanbul Belediye Başkanı olmuş. O zaman Istanbul’u fetheden Fatih’ten daha önemli sanıyorsunuz kendinizi. Bu demektir ki oğlunuz ehliyetsiz de olsa araba kullanabilir, siz bir Fatihsiniz artık. Kapı yada telefon çalıyor, “Oğlunuz trafik kazası yapmış, ses sanatçısı Sevim Tanürek’e çarpmış.
Berkin’in annesi perişandır, oğlunun çok ağır yaralandığını öğrenir. Berkin annesinin bacağı 1 yıl önce kırıldığından “Anne her yerde gaz atıyorlar, sen bu ayakla kaçamazsın…” diyerek gitmiştir ekmek almaya… Berkin’in babası eşini teskin eder, tıbbın ve teknolojinin bu çağda oğlunu yaşatacağına inanır.
Burak’ın annesi de kötü olmuştur, ehliyeti olmayan oğlu kendisine ait arabayla yapmıştır kazayı. Oğlu hapse girecek diye üzülen anneyi baba teskin eder, koskoca belediye başkanıdır, hemen oğluna eski tarikli ehliyet ayarlanır ve itfaiye aracıyla arabanın ren izleri silinir.
Berkin komadadır, bütün hastane canını dişine takmış, O’nu yaşamaya döndürmeye çalışır. Berkin’e üzülen halk akın akın hastaneye koşar, aileyi hiç yalnız bırakmazlar.
Sevilen sanatçı Sevim Tanürek komadadır, sevenleri hastaneye koşar, O’nu sevgileriyle yaşatmaya çalışırlar. 6 gün komada kalan Tanürek azla dayanamaz ve yaşamını yitirir.
Berkin 9 ay dayanır yaşama, 16 kiloya düşer, iç organları işlemez hale gelir ve yaşamını yitirir. Berkin’e ateş açan polis tespit edilememiştir. Baba oğlunun katilini bilmemektedir, belki de hiç bilemeyecektir.
Sevim Tanürek öldükten sonra Burak hakkında dava açılır, baba Sevim Tanürek’in katilini bilmektedir, hatta kaza raporunda oğlu çok kusurludur, dalgın araba kullanmaktan ve cinayetten yargılanacaktır. Bu durum hemen düzeltilmelidir, ilk raporda 3/8 kusurlu olan Tanürek, öldükten sonra 8/8’e suçlu bulunur ve Burak Erdoğan yırtar.
Berkin’in babası mutsuzdur, “Artık çok çocuğum var…” dese de Berkin’e bir daha asla sarılamayacaktır. Dün oğlunu halkın sevgi seliyle gömmüştür. Tek isteği artık oğlunun katilinin bulunmasıdır.
Burak’ın babası mutludur, katil olan oğlunu katakulliyle kurtarmıştır. Mükafat olarak onu askere gitmekten kurtarır, ona gemicikler alır, yatak odasına kasalar alır, paracıklarını rahat saysın diye para sayma makinesi hediye eder.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…
Sponsor Reklamlar

renk bunu beğendi.
__________________
Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.
Sokrates




HAYATIN SESİ’Nİ biz kurduk.
Biz susmadıkça
HAYATIN SESİ’de susmayacak.
Ve biz hiç susmayacağız.

EVRENSEL GAZETESİNİ DESTEKLEYELİM.

DERSİMİ UNUTURSAN MARAŞ,
MARAŞI UNUTURSAN SİVAS,
SİVASI UNUTURSAN GAZİ,
GAZİYİ UNUTURSAN SONUN OLUR.



ALEVİLİK YOLDUR...
bilgeyol isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 17.03.14   #43
renk
renk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Jul 2012
Nereden: istanbul
Mesajlar: 1.677
Rep Puani : 80
Standart Cevap: Köşe'den Yazanlar...


‘İhaneti geçtim, insan aklına sığmaz’




‘İhaneti geçtim, insan aklına sığmaz’

“Fukuşima felaketi sürerken Sinop gibi bir cennet parçasına o teknolojiyi, Mitsubishi ve Fransızları getirmeye çalışmak Türkiye’ye artık ihanettir bile demiyorum da, hiçbir insanın aklına sığmayacak bir olaydır.”

Hande Tunca

Japonya’da 11 Mart 2011 tarihinde meydana gelen 9.0 büyüklüğündeki deprem ve yol açtığı tsunami sonucunda Fukuşima Nükleer Santrali’nde soğutma sisteminin devre dışı kalması ve ardından reaktörlerdeki kısmi erime ve patlamalar sonucunda oluşan nükleer felaketin üzerinden tam 3 yıl geçti. 9 Mart 2014’te, Nükleer Karşıtı Platform (NKP) Türkiye Kongresi’ni felaketin 3. yılında ülkemizde nükleer santral kurulması düşünülen Sinop’ta gerçekleştirdi. 7 Mart tarihinde Samsun’da başlayan etkinlikleri takiben 8 Mart tarihinde Sinop’ta halka açık bir panel ile etkinliklere devam edildi.

Etkinlikler kapsamında ülkemizdeki nükleer karşıtları bir araya geldi. Nükleer enerji uzmanı Prof. Dr. Hayrettin Kılıç da 3 gün boyunca süren panellerde ve Kongre’de gerek Fukuşima, gerekse nükleer enerji karşıtı mücadelelere dair bilgi, deneyim ve görüşlerini Sinop, Samsun halkı ve NKP bileşenleri ile paylaştı. Kendisi ile Fukuşima Nükleer Santrali “kazası”, etkileri ve Türkiye üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

8 Mart tarihinde Sinop’ta düzenlenen panelde yaptığınız sunumda Fukuşima kazası sonrasında okyanusa karışan radyoaktif izotoplara dair birtakım veriler aktarmıştınız. Oradan başlayalım dilerseniz.
Öncelikle şunu belirtmek lazım ki Fukuşima kazası halen devam etmektedir. Çernobil kazasından farkı, Fukuşima 2,5 senedir hâlâ atmosfere ve denize radyoaktif izotopları veriyor.

Bir hafta öncesine kadarki durum şöyle: 2,5 senedir atmosfere ve denize yayılan radyasyon miktarı Çernobil’in yaklaşık 10 katıdır ve devam edecektir. Denizden çekilen suyu depolayacak yer kalmamıştır. Her gün, patlayan 3 reaktörü soğutmak için 500-600 ton radyoaktif su denize verilmekte. Bu radyoaktif izotoplar ile kirlenen Pasifik, Büyük Okyanus’un kıyılarında ve öteki kıyısındaki Amerika kıyılarında balıklarda radyoaktif izotoplar görülmekte. Fukuşima’dan denize yayılan sezyum, stronsiyum ve diğer yüzlerce izotop Yeni Zelanda kıyılarında tespit edildi. 3 rektörün denize vereceği radyoaktif su ve atmosfere vereceği izotopların önüne geçmeyi sağlayacak bir teknik yok. Ve bu 20-30 sene daha devam edecek.

Güvenlik bölgesini 30 km’den 20 km’ye düşürdüler, 200 binin üzerinde insan evlerini terk etti, bölgedeki bilhassa dağlık bölgelerdeki ormanlık alanlarda ve tarım alanlarında hiçbir şekilde üretim yapılmıyor, balıkçılık zaten bitti. Fukuşima, nükleer enerji üreten santrallerin sınır tanımadığını ve küresel bir problem olduğunu tekrar ortaya çıkardı.

IRKÇI ANAYASA’YA DÖNÜŞ
Bu konu ile ilgili birkaç hafta önce basında yer alan bir haber vardı. Radyoaktif suların depolandığı tankın bir vanasının yanlışlıkla açıldığına dair. Santralden bilim insanlarıysa yanlışlıkla açıldığını fakat deniz suyuna karışmadığını söyledi. O zaman dünya kamuoyuna bir yalan mı söylenmiş oluyor?
Şu önemli bir nokta, felaketin başladığından beri TEPCO şirketi ve Japon hükümeti hiçbir şekilde gerçek ölçümleri bildirmedi. Şu ana kadar elimizdeki gerçek bilgiler de bağımsız örgütlerin yaptığı ölçümler.

Fakat Japonya’da çok önemli bir gelişme var. 26 Kasım 2013’te Japonya Anayasası değişti. 1945 öncesi ırkçı Anayasa’ya döndüler. Devlet sırları güvenliği kapsamında yeni bir kanun çıkardılar. Buna göre, herhangi bir Japon vatandaşı Fukuşima’ya dair devletten habersiz herhangi bir veri aktarır, bulgu yayınlarsa hapis cezası 10 yıldan başlıyor. Yani şu andaki Japonya hükümeti konunun üzerini kapatmak istiyor. Tabii ki üzeri kapatılabilecek bir olay değil. Bağımsız örgütlerin yayınladığı verileri biliyoruz, Tokyo’da şu anda kirlilik var. Bildiğiniz gibi binlerce genç Tokyo’ya olimpiyatlar için gidecek. Kanımca bu olimpiyatlar iptal edilecek.

Teknik anlamda deniz suyuna ve atmosfere yayılan radyoaktif izotopların süreç içerisindeki seyri ne olacaktır. Okyanustan akıntı ile yayılan izotopların zaman içerisindeki değerlerine dair bir veri var mı?
Var. Şu ana kadar ve önümüzdeki 25-30 sene içerisinde okyanusa yayılacak radyoaktif izotopların çekilmesi, arındırılması imkansızdır. Ayrıca bunların yarılanma ömrü yüzbinlerce yılı bulacak, hiçbir şey yapamazsınız bununla ilgili. Atmosfere 2,5 senedir yayılan izotoplar, dünyanın dönmesi sonucunda her geçen gün katlanarak büyüyor. Bunun için de yapılacak hiçbir şey yok. Bu izotopların tarım alanlarına ve suya karıştığı noktada, doğrudan kansere sebep olacaktır.

Denize karışan radyoaktif kirlenme aynı şekilde ve benzer yollarla yer altı sularına da karışmış mıdır? Bir diğer açıdan, bu radyoaktif kirlenmenin ülkemiz ile ilgili boyutları nedir?
Japonya’da zaten karıştı. Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde sürekli günlük ölçümler yapılıyor. Fakat Türkiye’de böyle bir ölçüm yapıldığını sanmıyorum. Besin zincirine karıştığı ya da çok yakın zamanda karışacağı kesin.

Toplumcu Mühendisler ve Mimarlar Meclisi Enerji Komisyonu’ndaki arkadaşlarımızla yaptığımız araştırmalarda şöyle bir veriye ulaşmıştık; tehlikeli sınır olarak belirlenen radyasyon değerlerine dair, seneler içerisinde 730 kat değişen birtakım veriler var. Geçmiş yıllarda, tehlikeli olarak görülmeyen bir radyasyon değeri, seneler içerisinde elde edilen yeni araştırmalar sonucunda değişiyor ve bugün için çok tehlikeli kanser riski değerleri olarak yenileniyor. Buna dair, geçmişe dönük herhangi bir yargılama süreci gerçekleştirilemiyor mu? Atmosfere yayılan birçok sınır değerler üzerinde radyoaktif izotop var, toplumlarda kanser oranları yükseldi. Şu an geriye dönük hiçbir şekilde bu şirketlere dair dava açma hakkımız yok mu?
Türkiye’deki hukuk durumunu sizler de çok iyi biliyorsunuz. Mesela, İzmir Gaziemir’deki nükleer atıklara dair açılan davaların çoğu reddedildi, biz bunu Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na götüreceğiz. Yine Manisa’da çıkan kirliliklere dair NKP İzmir ekibi, bununla ilgili birtakım çalışmalar yapacak.

11 Mart felaketinin üçüncü yılı dolmuşken, sizin bu konuda ekleyeceğiniz ilave bir görüş var mıdır?
Böyle bir felaket devam ettiği bir sırada; Sinop gibi bir cennet parçasına o teknolojiyi, Mitsubishi ve Fransızları getirmeye çalışmak Türkiye’ye artık ihanettir bile demiyorum da, hiçbir insanın aklına sığmayacak bir olaydır. Bütün Avrupa ülkeleri vazgeçiyor, Amerika’da 30 yıldır bir tane nükleer santral yapılmadı, fakat birdenbire Türkiye iki tane nükleer santral yapmaya karar verdi. Fakat tabii Türkiye’ye nükleer santral yapılması jeopoliktir. Türkiye’ye enerji üretmek bile değildir, İslam dünyasında nükleer bir güç olmak içindir.

Son olarak, Avrupa’da özellikle Fukuşima nükleer kazası sonrasında mevcut santrallerin kapatılması kararı alındı. Fakat, kimi nükleer yanlısı lobilerin söylediği şu: “Zaten bu santraller ömrünü tamamlamıştı. Fukuşima kazası buradaki ekipmanların güvenliğine dair de bir işaret verdi, dolayısıyla bunlar yenilenecek. Dünya başta Fransa olmak üzere nükleerden vazgeçmiş değildir.” Siz bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Bunlar tipik nükleer kartelin propagandasıdır. Nükleer kartel bildiğiniz gibi Fukuşima’dan önce nükleer bir Rönesans yaratmıştı. En az 600-700 tane yeni nükleer santral yapılacak deniliyordu. Bunlar Fukuşima kazasından sonra durdu. Nükleer kartel “en iyi defans en iyi hücumdur” diyerek şuanda dört koldan propagandaya başladılar. Fakat az önce de söylediğim gibi, Batı ülkelerinde nükleer Rönesans bitmiştir. Şu anda nükleer kartelin tek pazarı Uzak Doğu ve Ortadoğu’dur.



Sponsor Reklamlar

bilgeyol bunu beğendi.
__________________
"Dünya vatanım, tüm insanlar kardeşim ve iyilik yapmak dinimdir."

Thomas Paine
renk isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 18.03.14   #44
bilgeyol
bilgeyol - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BİZİM KABEMİZ İNSANDIR...
Yönetici
Üyelik tarihi: Jun 2012
Nereden: KERBELA-KOBANİ
Mesajlar: 11.315
Rep Puani : 76
Standart Cevap: Köşe'den Yazanlar...


Uğur Mumcu’nun
Başparmağın Orta Parmakla
İşaret Parmağı Arasında Dolaşması Öyküsü…


Ahmet Nesin | 18 Mart 2014 | Alt Manşet, Gündem, Manşet Altı Gündem Haber, Numaralı Haberler, Yazarlar




Ahmet Nesin

Ahmet Nesin / 6 yada 7 yaşlarındaydım, o zamanlar arsalarımız vardı oynamak için. Brezilyalar futbolu kumda, biz beton gibi toprakta öğrenirdik. Bigün bir el hareketi görmüştüm. Yaşın getirdiği merak, hemen eve geldim, annem mutfakta yemek yapıyordu. Başparmağımı işaret parmağıyla orta parmağımın arasına sıkıştırıp, bileğimi de annemin burnunun dibine yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı sallayarak, “Anne bu ne demektir?” dememle öyle bir bakışla karşı karşıya kaldım ki, kendimi yaramaz kedi gibi yatağın altına atmam bir oldu.

Aradan yıllar geçti, Uğur Mumcu’nun “Sakıncalı Piyade” kitabını okumuş, oyununu da seyretmiştim. Kitaptan bir bölümü aktarmak istiyorum size:

Dev-Genç davasına tanık olarak bir ülkücü çağırılmıştı. Ülkücü öğrenci, salona girmeden, kapı aralığından, sanık sandalyelerinden gördüğü Dev-Genç eski başkanlarından Atilla Sarp ve aynı örgütün genel sekreterlerinden Ruhi Koç’a, mahalle çocuklarının sık sık başvurduğu bir el hareketi ile, siyasal eleştiride bulunmuştu. Tanık, bu el işareti İle görüşünü bildirdikten sonra, ifade verip salondan uzaklaşıyordu ki, Atilla Sarp söz istedi.

Mahkeme Başkanı Ali Elverdi irkilmişti. Duruşma yargıcı Albay Mehmet Turan, Atilla Sarp’a söz verdi. Sarp, ağır ağır mikrofona yaklaştı. Olanca kibarlığı ile sözlerine başladı:

—Biz burada, eylemlerimizin hesabını veriyoruz, savunmalarımızı yapıyoruz.

Elverdi, Sarp’a hak verdiğini belirten baş hareketleriyle konuşulanları onaylar gibi gözüküyordu. Atilla Sarp, ağır ağır konuşmasını sürdürüyordu:

—Biraz önce dinlediğimiz tanık, salona girerken, bizlere bir el işareti yaparak, burada, tekrarından utandığım bir söz attı.

Ali Elverdi, kaşlarını, çatıyordu. Sarp ağır ağır konuşuyordu:

—Bu işaretle bize hakaret ettiğini sanıyor. Mahkemenin bizi bu hakaretlerden koruması gerekir. Çünkü burada elimiz kolumuz bağlıdır.

Elverdi, yine hak veriyordu. Ne olduysa, Atilla Sarp’-ın son cümlesinde oldu.

Atilla Sarp sözlerini bitirince, Elverdi, haykırarak yerinden fırladı:

—Defol, atın dışarı.

Mahkeme Başkanı Ali Elverdi’nin bas bas bağırmasına yol açan sözler şöyle bitmekteydi:

—Devrimciler, zaman zaman yenik düşebilirler. Fakat tarih göstermiştir ki, devrimciler faşistlere işte böyle geçirmişlerdir.

Atilla Sarp, bu sözleri söylerken, sol elini yumruk yapıp, sağ elinin avucuyla yumruk yaptığı elinin yan tarafına, başparmak ile işaret parmağının birleştiği yere birkaç kez vuruyor ve bağırıyordu:

—Devrimciler faşistlere böyle geçirmişlerdir. Salonda bir Elverdi’nin bağırıp çağırışı, bir de Atilla Sarp’ın el şakırtıları duyuluyordu:

—İşte böyle geçirmişlerdir.

—Defool, atın şu komünisti, terbiyesiz.

Bu gergin siyasi ortamda neden mi yazdım bu yazıyı, ne bileyim, içimden geldi
Sponsor Reklamlar

renk bunu beğendi.
__________________
Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.
Sokrates




HAYATIN SESİ’Nİ biz kurduk.
Biz susmadıkça
HAYATIN SESİ’de susmayacak.
Ve biz hiç susmayacağız.

EVRENSEL GAZETESİNİ DESTEKLEYELİM.

DERSİMİ UNUTURSAN MARAŞ,
MARAŞI UNUTURSAN SİVAS,
SİVASI UNUTURSAN GAZİ,
GAZİYİ UNUTURSAN SONUN OLUR.



ALEVİLİK YOLDUR...

Konu bilgeyol tarafından (18.03.14 Saat 22:19 ) değiştirilmiştir.
bilgeyol isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 24.03.14   #45
bilgeyol
bilgeyol - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BİZİM KABEMİZ İNSANDIR...
Yönetici
Üyelik tarihi: Jun 2012
Nereden: KERBELA-KOBANİ
Mesajlar: 11.315
Rep Puani : 76
Standart Cevap: Köşe'den Yazanlar...


İhsan ÇARALAN

[email protected]


Çok önemli bir altı 24 saat!
Dün, İstanbul’da yüz binler hem Newroz’u kutladı hem de İstanbul büyük seçim mitingini gerçekleştirdi.

Son derece kalabalık ve coşkulu geçen İstanbul mitinginde bir yandan barış ve “Barış ve Müzakere Süreci”nin talepleri dile getirilirken öte yandan da yerel seçimlerde HDP ile diğer partilerin farkına dikkat çeken vurgular öne çıktı.

Dün, yine İstanbul’da AKP’nin yaptığı gövde gösterisiyle, 30 Mart’ta yapılacak yerel seçimlere yönelik partilerin “büyük hafta sonu mitingleri” de vardı.

Böylece bir aydan fazla bir zamandan beri il il, ilçe ilçe mümkün olduğu kadar büyük gövde gösterileri etrafında süren seçim çalışmalarında da son haftaya girildi.
Artık önümüzdeki pazar günü seçim günü olduğuna göre, bu hafta yapılacak miting ve etkinlikler, seçim çalışmalarının bir tür “son rötuşları” olacak.

Elbette bu yerel seçimlerin alameti farikası haline gelen yolsuzluk ve rüşvet skandalıyla ortaya dökülen kirli çamaşırların yenilerinin ortaya atılmasında da bu haftanın bir “final haftası” olacağına ve “asıl bomba tapelerin, görüntülerin” yayınlanacağına dair söylentiler de eksik değil.

Tabii, her biri az çok demokrasinin olduğu her ülkede birkaç hükümet devirecek “tapeler”den sonra, “Ne yapılmış olabilir ki ‘bomba’ densin?” diye düşünülebilirse de, yolsuzluğu bir uzmanlık alanı, bir ekonomik politika haline getirmiş olan bir yönetimden artık “beterin beteri”, “skandalın da skandalı” işler de beklenebilir. Hele de hükümetin korkusu “twitter yasağı”na kadar gelmişse, artık hükümetin de bu “bomba” tape ve görüntülerden haberdar olduğu anlaşılmaktadır.

İnternet sansürü yasası, yargının hükümete bağlanması yasası (HSYK Yasası),...yolsuzluk ve rüşvet skandalı etrafında ortaya çıkan “tapeler”in büyük ölçüde etkilediği ve son günlerde twitter yasağı ve ona karşı mücadelenin alanı olan seçim çalışmalarının bir kampanya olarak sürdüğü son bir buçuk ayda ortaya çıkan kamplaşmayı şöyle ifade edebiliriz:

1- “Oyunu bana ver gerisine karışma, biz sizi ihya edeceğiz!” diyen 70 yıldır (Çok partili siyasi sisteme geçilmesinden beri) ülke yerel yönetimlerini yerel sermaye güçleri arasında bir rant bölüşümü mekanizmasına dönüştüren sermaye partilerinin gürültülü kavgası bu seçimde de elbette merkezi önemdeydi. Yolsuzluk, rüşvet, özgürlük düşmanlığı aslında bu rant bölüşümünün ne kadar ileri gittiğini gösteren rezillikler olarak tüm meydanlarda ortaya döküldü. Sermaye siyasetinin lağımlarının üstü açıldı. Ancak AKP Hükümeti etrafında oluşan rezillikler ve özgürlük düşmanlığı, sermaye partileri tarafından bir laf yarışı, bir retorik sorununa indirgenerek yolsuzluk ve rüşvetçilerin nispeten az yara aldığı bir sürece dönüştürüldü.

2- Bütün sermaye partilerden farklı olarak HDP, onun sözcüleri, “Sehir Senin!” diyerek elbette seçmenlere “Oyunuzu HDP’ye verin” de dedi. Ama onları mahallelerden, ilçelerden başlayarak meclisler olarak örgütlenmeye, kendi talepleri için mücadele etmeye, yerel yönetimlerdeki mevzileri de bu mücadelenin, giderek de Türkiye’nin demokratikleşmesinin bir dayanağına dönüştürmesi için çağrılar yaptı. Seçimin yarattığı duyarlılıkla da birleşen toplantıları, mitingleri, etkinlikleri bu çağrının semtlere, mahallelere, sokaklara, emekçi evlerine kadar yayılması için kullanmaya çalıştı. Yanı sıra HDP, AKP Hükümetinin antidemokratik girişimlerini, AKP, CHP ve MHP’nin rantçı, belediyecilik anlayışını teşhir etti.
Farkında olalım olmayalım, seçimde olduğu gibi seçimden sonra da asıl mücadele iki farklı blok arasındaki bir mücadele olarak sürecek.

Evet seçime altı gün kaldı. Altı tane 24 saat yani. Bu da az zaman değil. Hele de bu bir hafta, haftalardır, hatta yıllardır süren ilişkilerin az çok bir örgütlenmeye dönüştürülmesi, çeşitli etkinliklerde dile getirilen fikirlerin akılda kalacak biçimde formüle edilmesi olunca bu son altı gün, herhangi bir altı güne göre çok daha önem kazanmaktadır.

Ve bu hafta tabii ülke çapında on binlerce, hatta yüz binlerce emekçinin oylarına, sandıklara sahip çıkmak için görev alması haftasıdır. Bunu da oylara sahip çıkmakla da sınırlamayıp seçimde de taraf olarak bir sınıf tutumuyla harekete geçmenin, bu amaçla görev almanın bir fırsatı olarak görülmesi de, son altı 24 saatin acil görevi olarak ortaya çıkmaktadır.


Yayınlanma tarihi: 2014-03-24 00:08:34
Sponsor Reklamlar

renk bunu beğendi.
__________________
Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.
Sokrates




HAYATIN SESİ’Nİ biz kurduk.
Biz susmadıkça
HAYATIN SESİ’de susmayacak.
Ve biz hiç susmayacağız.

EVRENSEL GAZETESİNİ DESTEKLEYELİM.

DERSİMİ UNUTURSAN MARAŞ,
MARAŞI UNUTURSAN SİVAS,
SİVASI UNUTURSAN GAZİ,
GAZİYİ UNUTURSAN SONUN OLUR.



ALEVİLİK YOLDUR...
bilgeyol isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 25.03.14   #46
renk
renk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Jul 2012
Nereden: istanbul
Mesajlar: 1.677
Rep Puani : 80
Standart Cevap: Köşe'den Yazanlar...


Ünlü karikatürist Latuff soL'a konuştu: Erdoğan bir hilekâr



Brezilyalı ünlü karikatürist Latuff’la Türkiye ve Ortadoğu’daki gelişmeleri konuştuk. Erdoğan’ı sahtekar bir lider olmakla suçlayan Latuff, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki halk isyanlarının ABD tarafından yönünün değiştirildiğini vurguladı.

Görüşme: Emrah Kartal - Can Seven

SoL gazetesi Brezilya yazarı Emrah Kartal ve soL Barselona muhabiri Can Seven son dönemde Türkiye’de Gezi Direnişi ile tanınan Brezilyalı çizer Carlos Latuff ile söyleşti. Brezilya’da polis şiddetinden, Tayyip Erdoğan’a dünyada ve Ortadoğu’da olup biten birçok gelişmeye dair karikatürleri sosyal medyada ün kazanan Latuff ile Türkiye, Ortadoğu ve Brezilya’da çizerlik üzerine konuştuk. İki gün boyunca soL Gazetesi'nde yayımlanan söyleşinin tamamını okuyaiblirsiniz.

Carlos merhaba, gerek yurtdışında, gerekse kendi ülken Brezilya’da tanınan bir çizersin. Aktivist ve karikatürist olarak çalışmaların, özellikle Türkiye’de ün kazanan çizimlerin ve üzerinde en çok eser ürettiğin Ortadoğu özelindeki politik görüşlerin hakkında konuşmak istiyoruz. Haziran direnişinden bu yana Türkiye’de direnişçiler senin çizimlerini takip etmekle kalmadı; eylemlerde, direniş alanlarında, Gezi Parkı’nda Tayyip Erdoğan ve polis şiddeti üzerine karikatürlerini pankartlarında dövizlerinde kullandı.
Türkiye’de insanların oldukça meraklı olduğunu zaten biliyorum… Ayrıca Türkiye’de çok önemli çizerlerin olduğunu da biliyorum. Hem de basın özgürlüğünün olmadığı bir ülkede köklü bir karikatür geleneğinin olması çok ilginç. Fantastik bir şey...

Carlos özel olarak bunu merak ediyoruz; Türkiye’de olan bitene oldukça hâkimsin.
Aşağı yukarı biliyorum desem daha doğru olur. Diğer yandan Türkiye’de yaşayan biri için bile Türkiye’de ne olup bittiğini tam anlamıyla kavramak oldukça zor...
Türkiye klasik bir polis devleti… İlk defa, 2010 senesinde Türkiye’de bulunduğumda önemli oranda solcunun yaşadığını öğrendiğim bir semtte ikamet etmiştim, polis semtin girişinde bekliyordu!

Bölgede, polis devleti deyince iki devlet aklıma geliyor. Suudi Arabistan ve Türkiye. Filistin halkı için de için İsrail… İsrailli aynı şeyi ülkesinde hissetmiyor ancak Filistinli ayrımcılığı ve kollukların şiddetini tüm şiddetiyle hissediyor.

O sürede AKP hükümetinin bir politikası ya da ülke içindeki uygulamasıyla yüz yüze geldin mi?
Sanırım, Erdoğan’ın kim olduğunu anlamak için Mavi Marmara trajedisini anlamak ve analiz etmek çok önemlidir. İsrail, Filistin’e insani yardım taşıyan bir gemiye saldırdı ve dokuz Türkiye vatandaşını öldürdü. O zaman Erdoğan her zamanki söylemini yineledi: “Bu alçakça tutumun üzerine gideceğiz, hadlerini bildireceğiz, özür dileyecekler, pişman olacaklar” vs. dedi. Sonrasında, bizzat komuta ederek Gazze’ye yardımı ulaştıracağını açıklamıştı. Ben de o zaman “Bunu görmek istiyorum, onda o yürek var mı göreceğiz” diye düşündüm.






Tam da bu noktada Suriye’ye değinelim. Suriye üç yıldır emperyalist saldırı altında. Türkiye bu emperyalist komploda önemli bir rol oynuyor. Devrimci dedikleri İslamcı teröristler Türkiye sınırından istedikleri gibi geçiş yapabiliyor. Yaklaşık bir ay önce silah yüklü bir araç Türkiye’den Suriye’ye çıkarılmak istenirken yakalandı. Bu teröristler Türkiye’de eğitiliyor. Erdoğan’ın Suriye halkına karşı “savaş suçu” işlediği için yargılanması gündemde. Senin genel olarak Suriye’deki çatışmalara ilişkin görüşün nedir? Özellikle Hristiyan Arap kökene sahip Brezilyalı olarak bakacak olursan eğer Suriye Brezilya’dan nasıl görünüyor?
Suriye’deki savaş her kesimi böldü. Ortadoğu’daki her sorun halkı birbirinden ayırır. Şii- Sünni; Hamas-Fetih vs. Suriye’de “Arap baharı” denen süreç yaşandı. Ortadoğu’daki ülkeler ve kuzey Afrika’daki ülkelerde demokrasi hiç yaşanmadı. Batıdaki gibi bir demokrasi yoktu. Halklar ayağa kalktı. Tunus’ta polise karşı öfkenin yarattığı isyan gibi… Bir gerçek ki, Libya’da Mısır’da Ürdün’de Bahreyn’de ve Suriye’de halk sokağa çıktı. Ancak, bazı bazı güçler bu ayaklanmaların yönünü finanse ederek değiştirdi. ABD’nin haberi ve etkisi olmadan Ortadoğu’da toplumsal ve siyasal bir değişimin yaşanamadığını görmüş olduk. Yani, bazı güçler halk ayaklanmasını gördü. Libya’da rejimi değiştirmek için bir olanak doğdu. Rejimi değiştirmek de değil aslında, başkanı değiştirmek için. Halkı kurtarmak için de değil. Libya’da şimdi demokrasi mi var? Tabi ki yok. Şu anda Libya geçmişinden çok mu farklı bir durumda? Kaddafi 70’lerde ve 80’lerde önemli bir antiemperyalist karakterdi. Sonra değersiz kişilerle, Berlusconi gibi mafyalarla anlaşmalar yapmaya başladı. Sarkozy ha keza. Yalnız kaldı. Mısır’a gelirsek, aynı şekilde iktidarda yine asker yer aldı… Mübarek düştü ancak değişen ne oldu? Suriye’de de aynı şey mevcut. Esad bir diktatördür. Kürtlerin Suriye’de maruz kaldığı durum bellidir. Acı çeken bir halk… Baas Partisi’nin solla bir alakası yok için… ABD, Honduras ve Kosta Rika ile dosttu. Honduras şu an Suriye’deki tutumu dolayısıyla Türkiye’ye benzetilebilir. Nikaragua’da Sandinistlerle savaşan ve Honduras’ta eğitilen paramiliterlere “özgürlük savaşçıları” diyorlardı. Aynen, Suriye’deki gibi… ABD, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün bu “özgürlük savaşçılarını” finanse ediyor ve eğitiyor. Suriye’yi yerle bir etmek için… zaten. Komünistler de bunu biliyor. Diğer yandan, şu an savaşan kesim yani “muhalif” denenler aslında demokrasi falan istemiyorlar. Bu “muhalif denen dış destekli teröristler, Esad’ı devirmek ve böylelikle ABD güdümlü İslamcı bir yönetim kurmak istiyorlar. Irak’ta ve Afganistan’da yaptıkları gibi güvendikleri bir hükümetin kurulmasını istiyorlar. Ne yazık ki, şu anda Suriye’de gördüğümüz “soğuk savaş” çerçevesinde gelişen bir çatışma durumudur. Nikaragua’da olduğu gibi… Esad ile Sandinistlerin ideolojik bir ortaklığı yok ancak Nikaragua’da yaşananlar Suriye’de yaşananlara benzerdi. Sandinistler Sovyetlere ve Latin Amerika’daki Küba gibi ilerici antiemperyalist güçlere yakındı. ABD bu ittifaktan bir ülkeyi çıkarmak istedi, ittifakı zayıflatmak için… ABD, Honduras ve Kosta Rika ile dosttu. Honduras şu an Suriye’deki tutumu dolayısıyla Türkiye’ye benzetilebilir. Nikaragua’da Sandinistlerle savaşan ve Honduras’ta eğitilen paramiliterlere “özgürlük savaşçıları” diyorlardı. Aynen, Suriye’deki gibi… ABD, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün bu “özgürlük savaşçılarını” finanse ediyor ve eğitiyor. Suriye’yi yerle bir etmek için…

Peki, Suriye’de çatışma sona erdikten sonra sence ne olacak?
Şimdiden ileride ne olacağını göremiyoruz. Durum çözümden çok uzak ve karmaşık durumda. Libya, Suriye, İran ve Ukrayna’yı gördükten sonra Batı’nın Rusya’ya karşı saldırgan hamlelere giriştiğinin farkına varıldı. ABD ve Avrupalı ülkelerin çok saldırgan bir şekilde Rusya’ya karşı hamlelerde bulunduğunu görüyoruz.

LATUFF'TAN TÜRKİYE HALKINA MESAJ

Carlos biz seni karikatürist olarak tanıyoruz. Ortadoğu hakkında ve dünyada halk ayaklanmaları veya halka karşı işlenen suçlar hakkında eleştiriler yapıyorsun, gerçekleri çizimlerle, karikatürlerle adeta yeniden yazıyorsun, gerçekleri güçlü bir şekilde duyuruyorsun. Peki, politik olarak kendisi nasıl yapılandırıyorsun?
Bilmiyorum, doğru dürüst yapabiliyor muyum? Aslında çok basit bir şeydir bu. Geçmişte ne olup bittiğine bakıp bugün ne olduğunu anlayabilirsiniz. Şimdi olan geçmişte yaşanmıştı. Bilindik bir tabir vardır: tarih trajedi ve komedi olarak kendini tekrar eder. Bugün yaşananlar yeni değildir. Yaşanan çatışmalardaki güçler aynı güçler. Haberi görüyoruz, okuyoruz. İnternet çok önemli bir enformasyon olanağı sunuyor. Ayrıca Ortadoğu’ya yolculuklar yaptım. Ortadoğu’da üç defa bulundum. Orasıyla iletişimim hâlâ mevcut. Edindiğim bir çok bilgiyi filtrelemek, özümlemek için kritik yapmak zorundayım. Eriştiğim bilgiyi ya desteklemeliyim ya da ona karşı bir tutum sergilemeliyim Bugün, sanırım politik analiz yapmak daha kolay. Seksenlerde örneğin internet olanağı ve yaygın bir iletişim ağı yoktu. Şu anda yaptığımız gibi benim Türkiye’den gazetecilerle röportaj yapma olanağım, onlarla konuşabilme, kendimi anlatma olanağım yoktu. Şimdi benim komünist mi, anarşist mi, yoksa sosyalist mi olduğumu sorarsanız söyle cevap vereyim: Ben karikatüristim.




Yani sen mesleğini aynı zamanda politik bir kimlik olarak tanımlıyorsun.
Kesinlikle. Ancak hangi tarafta olduğumu sorarsanız solun tarafında olduğumu belirtirim. Solcuyum…

Şimdi Türkiye’den devam edelim istiyoruz. On yılı aşkın süredir AKP diktatörlüğü sürerken gücünün yüzde 99’u iletişim araçlarına, yandaş gazete ve televizyonlara dayanıyordu. Ancak Türkiye’de haftalık karikatür dergileri bağımsızdırlar, reklam kaynakları ya da iktidarla bağlaşık bir durumları yok. Tayyip Erdoğan AKP hükümetinin ilk yıllarından beri karikatüristler ve karikatür dergileri ile bir münakaşa içinde. Onlarla durmadan savaştı. Ancak galip gelemedi… Çizerleri kontrol edemedi ve istisnalar hariç onları yanına çekemedi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsun?
Türkiye’de halkın önemli özelliklerinden biri çevresinde olup biteni merak ediyor olması. Bilgiye meraklı. Diğer yandan Türkiye sürreal bir ülke. Çünkü iktidarda bir diktatör bulunuyor ancak diktatörü cisimleştiremiyor. Hala seçimlerden bahsediliyor. Tayyip Erdoğan’a sorarsanız Türkiye’de bir demokrasinin mevcut olduğunu söyleyecektir. Onyıllarca hücrede yatan Kürt gazeteciler mevcut. Bunu nasıl açıklayacağız peki? Türkiye’deki baskı atmosferini gördükten ve tanıdıktan sonra, Türkiyeli karikatüristlerin bağımsız olarak nasıl çizdiğini gerçekten merak ediyorum. Diğer yandan Tayyip Erdoğan karikatüristlere saldırırken, farklı ülkelerdeki gibi karikatüristlerin iktidar tarafından fiziksel saldırıya uğramadığını görüyoruz. Bunu Türkiye’deki karikatür geleneğinin güçlü olmasına bağlıyorum. Diğer yönden Türkiye’de Tayyip Erdoğan’a karşı politik olarak net ve doğru bir tavır alabiliyorlar.

Türkiye’de karikatüristleri, karikatür geleneğinden kaynaklı olarak halk tarafından eğitimli, ne söylediğini bilen, taşı gediğine koyan, politika konusunda ne dediğini bilen, aydın kişilikler olarak benimsenir. Senin de çizimlerinde politik olarak net ve onlara sesini çizimlerinle duyurman sayesinde adeta gönülleri fethettin. Carlos Latuff’un Türkiye’de sempati kazanmasının nedeni bu olabilir mi?
Birçok etkiden bahsedebiliriz. Son yılarda çok seyahat ettim. Diller, kültürler, dinler, kıtalar değişirken düşman değişmiyor. Türkiye’de siz polis şiddetine uğrarken, Brezilyalılar, Uruguaylılar, Şilililer de polis şiddetine maruz kalıyorlar. Devler ve iktidar aynı iktidar. O zaman dünya çapında bir dayanışma ağı kurmak zorundayız. Örnek olarak, Filistin’de bulunurken şunu hissettim; Brezilya’nın favelaları Filistinlilerin yaşam alanlarına çok benziyor. Ancak aralarında üç fark var: Filistin’de kadınların başı kapalı, ikincisi dükkânların ismi Arapça ve üçüncüsü, silahlı milisler uyuşturucu satıcısı değil. O halde, yoksulluk, şiddet, komünistlerin dediği gibi sınıf savaşımı mevcut, ayrıca bunu söylemek için komünist olmak da gerekmiyor, alenen ortada, herkes buna tanık olabilir. Analiz etmemiz gerekiyor ki, sınıfsal farklılıkların ve mücadelenin içerisinde cinsel, dinsel ve ırksal ayrımcılık da vücut buluyor. Afrika’da, Uganda’da homoseksüeller idam edilebilir yaratıklar olarak tanımlanıyor. Irak’ta emolar (Kökeni Japonya’ya dayanan giyim kuşam ve saç tarzına sahip kişilere verilen isim.) eşcinsel ve öldürülmeye layık olarak görülüyorlar. En ufak bir duygusallığa imkân vermeksizin, bu davranışı aykırı olarak tanımlamamız gerekiyor. Küçük bir toplumda sınıf mücadelesi, cinsel özgürlük mücadelesi, dinsel, ırksal ayrımcımcılık konusunda mücadele etmemiz gerekiyor, tartışmamız gerekiyor.

Homofobi, zenofobi, dinsel, ırksal ayrımcılık gibi sorunları sınıflı toplumların ve kapitalizmin yol açtığı bir sorun olarak tanımlayamaz mıyız?
Hayır, tam olarak değil. Sosyalist toplumlarda bile homofobinin yerleşik olduğunu gördük. Toplum sınıfsal olarak analiz edilirken, bu sınıfların cinsel ve ırksal özelliklerinin önemli ayrıntılar barındırdığı görülüyor. Zengin bir siyah, Brezilya’da Pelé ve Joachim Barbosa gibi birkaç isimle sınırlıdır, beyaz bir kişinin saygısını kazanamaz. Bir yere ziyarete gittiğinde onunla sohbet edilmez, arkadaş olunmaz ancak arkasından konuşulur. O siyah, zengin de olsa son kertede siyahtır. Demek istediğim, ırk ayrımcılığının sınıflar arası mücadelenin alanını aşarak, onunla ilişkide ancak farklılıklar taşıyan bir mücadele alanına dâhil olduğudur. Homofobi de aynı yere oturuyor. Zengin olabilirsiniz, ancak son kertede bir homoseksüelsinizdir.

Carlos, Brezilya’da karikatürist olmayı anlatır mısın?
Brezilya’da karikatüristler büyük gazetelerde çalışırlar. Karikatürist dediğiniz zaman temel kanaat medya organlarında çalışan çizerler akla gelir. Ben kendimi karikatürist olarak tanımlamıyorum. Çünkü ben bir aktivistim. Bazıları beni karikatürist olarak değil, aktivist olarak tanımlar, çünkü ana akım medya organlarında çizerlik yapmıyorum.





İronik bir durum açıkçası. Çünkü sen günümüzde Brezilya dışında tanınan tek Brezilyalı karikatüristsin…
Evet, öyle... Brezilya’da ünlü bir deyim varır. Belki farklı ülkelerde de öyle: Kimse kendi toprağında peygamber olmamıştır. Brezilya’da değil ancak Brezilya dışında karikatürist olarak tanımlanıyorum. Benim için hiçbir önemi yok. Ne iyi ki, internet ve sosyal medya var. Büyük medya organlarında çalışan çizerler benim kadar tanınmıyorlar, benim, imkânlarıma sahip değiller. Beni çok fazla eleştiriyorlar. Benim görüşlerim var ve bunu yayıyorum. Klasik anlamda bir aktivist de değilim. Büyük çizerlerin bir yere ilişiği vardır. Benim yok… İstediğimi istediğim gibi çizebiliyorum. Örneğin, ben mizahi çizimler yapmıyorum. Yapamıyorum. Tecavüzle ilgili nasıl bir mizah üretebilir? Brezilya’da polis şiddetiyle ilgili nasıl bir mizah üretebilir? Böyle bir zorunluluğum yok. Tecavüz, şiddet, adam kaçırma, kayıp, cinayet vs… Brezilyalı çizerlerin komik olma gibi bir zorunluluğu var. Sanırım dünyanın birçok yerinde eğer iyi bir karikatüristsen ve bir sorunun yoksa böylesi çizimler yapabilirsin. Brezilya’da bir karikatürist, eğer büyük bir medya organında çalışmak isterse PT (Brezilya’da hükümet olan İşçi Partisi) hakkında, politika hakkında mizah üretir, olur biter… Ben bağımsızca eleştiri üretiyorum. PT’yi de sağ Partileri de yeri geldiğimde eleştiririm. Ancak asıl önemli nokta internet. İnternet olmasaydı ne Brezilyalı çizer olarak ben, ne de Türkiye’deki çizerler tanınabilecekti.

'FETHULLAH GÜLEN'E DE DİKKAT EDİN'

Son olarak Türkiye’de takipçilerine söylemek istediklerin nelerdir?
Bu röportajı vermek benim için büyük bir zevkti. Son olarak ayrı bir konuya değinmek istiyorum. Biliyorum ki Tayyip Erdoğan, oğluyla birlikte yolsuzluk ve rüşvet zannı altında ve Türkiye’de halk rüşvet ve yolsuzlukla çok yakından tanışıyor, ne yapacağını biliyor. Benim endişem, Erdoğan’a liderlik edenler, dini liderler… Tayyip Erdoğan düştüğü zaman, iktidarı terk ettiği zaman dini liderler yine başa geçerse halk için tehlike devam ediyor olacak. O tarikat lideri gibi (Fethullah Gülen’i kastediyor) bir lider asla Türkiye’de halkının yöneticisi olamaz. Tuzağa düşmesinler. İstedikleri, Türkiye’de halkların, ABD çıkarlarına razı olmasıdır. Dilerim ki ne Tayyip Erdoğan, ne de onu eleştirdiğini söyleyen, ona karşı olduğunu söyleyen bu dini lider başka bir inisiyatif alamasın. Benim endişem ve dileğim bu…

Biz de sana Türkiye için bu röportaj imkânını tanıdığın için çok teşekkür ederiz.
Sponsor Reklamlar

bilgeyol bunu beğendi.
__________________
"Dünya vatanım, tüm insanlar kardeşim ve iyilik yapmak dinimdir."

Thomas Paine
renk isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 27.03.14   #47
kristal
kristal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Jul 2012
Nereden: istanbul
Mesajlar: 714
Rep Puani : 65
Standart Cevap: Köşe'den Yazanlar...


AK PARTİCİLER VE CEMAATÇİLER OKUMASIN



AK Parti veya cemaate mensup olmaktan gurur duyan insanların GENELinde görünen bir hâl var. Bütün insanlar gibi onlar da kendilerini kandırmayı çok seviyorlar. Bunun tespiti adına, partici/cemaatçi bireylerin vicdanlarına yönelttiğim bir soru var: Mensup olmaktan gurur duyduğunuz grubun hiç yanlışı yok mu?

Aldığım cevap şu şekilde oluyor: Olur mu öyle şey, muhakkak yanlışı VARDIR.

Ne kadar hakkaniyetli bir tavır, öyle değil mi? Değil, bu doğru cevap sadece şunu gösterir; apaçık ortada olan, keşfetmek için çaba gerekmeyen gerçekleri reddedemeyecek kadar vicdanlı insanlar olmalarını! Çünkü herkesin malumudur, “insanlarca oluşturulan hiçbir yapı yanlışsız olamaz”.

Ama gelin görün ki, bu insanlar kendi partilerine/cemaatlerine getirilen herhangi bir eleştiri karşısında hemen savunmaya geçerler. Siz bir olayda partinin/cemaatin tutumuna “yanlış” derseniz, muhatabınız gruplarının aslında yanlış yapmadığını izah etmeye girişir, olayı te’vil alanına kaçırır, bazen ütopyalara veya komplo teorilerine sığınır. Bazı zamanlarda haklıdır partici/cemaatçi, grupları o olayda yanlış yapmamıştır ancak yöneltilen her “yanlışlık iddiası”nda aksini söyleyecek sözlerinin olması ve göğüslerini gere gere “evet, biz şurada şöyle bir yanlış yaptık, üzgünüz” diyememeleri, insanı düşündürüyor.

Peki bu durumun sebebi ne?

Yurdum insanı yüzlerce senedir İslâm’a inanıyor. İslâm artık iliklerimize işlemiş. Öyle bir işlemiş ki, İslâm’a inanış tarzımızı bir hayat felsefesi haline getirmiş, hayatın her alanına İslâm’a baktığımız sistematikle bakar olmuşuz. Oysa Müslümanların olaylara İslâm’a bakar gibi değil, İslâm’ın baktığı gibi bakması gerekirken biz, her şeyi “din” gibi algılayıp ya tamamen iman ya olduğu gibi inkâr yoluna gidiyoruz.

Bu “tümden kabul ya da ret” anlayışı din alanında çok gerekli, evet. Çünkü İslâm kusursuzluk iddiasına sahiptir (ve bence kusursuzdur). Kaynağı Allah/Tanrı olan kusursuz bir yapıya bakışımızla aynı şekilde, kendimizin de itirafıyla “kaynağı insan olduğu için kusur içermek zorunda olan bir yapı”ya bakıyor ve hatayı burada yapıyoruz.

Yani insanlar itiraf edemeseler ve hatta olaya böyle bakmadıklarını iddia etseler, “AK Parti’yi/cemaati din olarak görmek mi? Ahahahhahahha, hiç güleceğim yoktu.” deseler de bu insanlar bilinçaltlarının oyununa gelip AK Parti’ye/cemaate DİNmiş gibi bakıyor dolayısıyla bu yapılara iman ediyorlar.

İşte o yüzdendir ki getirilen eleştirilere karşı hemen savunmaya geçiyorlar, HİÇBİR menfi eleştiriyi kabul etmiyorlar (bazen de kurnazlık edip can acıtmayacak hataları kabul ediyor, böylelikle büyük hataları gizliyorlar). Bunu yaparken “insanlarca oluşturulan hiçbir yapı yanlışsız olmaz” gerçeğini unutacak, göz ardı edecek kadar da tutarlılığı umursamayan ve belki de bu tutarsızlığın farkında olmayan insanlar durumuna geliyorlar. Oysa Kur’an demez mi “Hiç akletmez misiniz? - Hiç düşünmez misiniz?” diye defalarca.

Olayın böyle olmasının bir boyutu daha var, biz insanlar için en zor şey inançlarımızdan vazgeçmektir. Çünkü vazgeçtiğiniz an boşluğa düşersiniz ki bu boşluk insana, çektiği bütün acılardan daha fazla acı verir.Hele bu inanç sizin hayatınızı toptan düzenliyorsa, dünyaya ve olaylara bakış açınızı oluşturan en büyük araçsa ona toz kondurmak istemezsiniz.

Dolayısıyla –kendileri aksini iddia etse de- AK Parti’ye/cemaate bir din gibi bakıp ona iman eden kişinin, bu yapılara gelen eleştirileri kabul etmesi inancının yıkılması anlamına gelir. Hele ki zihni anlamda belli bir seviyede olmayan kişilerin bu zorluğu göze alıp tehlikeli sulara açılması, ardından sağ salim “tutarlılık ve hakkaniyet kıyıları”na çıkmasını beklemek anlamsızdır. Önce insanları sağlıklı düşünebilme yeterliliğine ulaştırmak lazımdır.

Dünyanın kuruluşundan beri zaman geçtikçe olaylar çetrefilleşti. İnsanların GENELi de bunun aksine yüzeyselleşti. Birkaç yüzeysel olmayan adam çıkıp -iyi veya kötü niyetle- bu insanları etrafında topluyor ve onları kendi amacı –bu amaç iyi de olabilir kötü de- doğrultusunda yönlendiriyor. İşte düşünsel açıdan düzeyli bir seviyede olmayan bu insanları sıkıntı çıkarmalarına mahal vermeden bir arada tutup onlardan koşulsuz destek almak ve bu destekle “dünya işlerinde” başarılı olmak ancak kendi yapılarının “yanlışı muhakkak var olan ama yanlışsız” olduğunu bilinçaltlarına işleyip onlardan “din”lerine sadakatli davranmalarını bekleyerek olur.

Bu nedenle insanlar, mensup oldukları yapıları haklı çıkaran her argümanı doğruluğunu soruşturmaya ihtiyaç duymadan alıp kullanırlar. Önemli olan kendilerini desteklemesidir.

Bu nedenle insanlar , sözün ne dediğine değil de söylenenin kim olduğuna bakıp ona göre değer biçerler. Çünkü kendilerinden olan biri kendi yapılarının doğruluğuyla ilgili konuşmuştur, e o zaman desteklenmesi gerekir.

Bu nedenle insanlar, doğruyu bile söylese “karşısındaki” yapıya ait bir insanın sözlerine ehemmiyet vermezler. “Karşı taraf” ne söylerse söylesin, yanlış tarafta olduğu için doğru değildir.

Bu nedenle insanlar, “AK Parti olmasaydı ekonomi bu kadar gelişmeyecekti, 17000 km duble yol yapılamayacaktı” gibi haklı oldukları birçok noktayı yolsuzlukla ilgili konularda (ne alakası varsa) gündeme getirerek haksız hâle düşerler.

Bu nedenle insanlar, “Cemaat olmasaydı, daha devletimizin büyükelçiliğinin olmadığı yerlerde bile okul açarak bu ülkenin bayrağını dalgalandıramazdık” gibi haklı oldukları birçok noktayı üslup yanlışlığı ile ilgili konularda (ne alakası varsa) dile getirerek haksız hâle düşerler.

Bu nedenle insanlar, “göreceksiniz, bu süreçten AK Parti oylarını artırarak çıkacak/ cemaat güçlenerek çıkacak” gibi İslâm’la uzaktan yakından alakası olmayan ölçütlerle haklılıklarını iddia edecek kadar zavallı konuma düşerler. Bilmezler ki kazanan haklı olan değildir hep, bilakis yanlışlar/adaletsizlikler bu dünyada o kadar avantaj kazandırıyor ki insana, sadece bu dünyada.

Bu nedenle insanlar; ayakkabı kutularındaki paraları, kasaları, 700 bin liralık saati, belgeleri görseler bile partilerine İMANdan vazgeçmezler, hâlâ partilerinde yanlışın/hırsızlığın olmadığını türlü akıl almaz teorilerle iddia ederler.

Bu nedenle insanlar, cemaatlerinin üslubunun bir cemaate yakışmayacak hâlde olduğunu görmezler, yanlış üslubu türlü yorumlarla “doğru” diye öne sürerler.

Oysa bu kişilerin yapması gereken şeyler zor değil. Önce şunu bilmeliler, mensup olduğunuz yapılar DİN DEĞİL. Dolayısıyla var olan yanlışlarını söylemeniz ve bu yanlışların karşısında durmanız AK Parti’ye/cemaate mensup olmanıza engel değil.

Kimse size “grubunuzun şöyle bir yanlışı var, o yüzden AK Parti’ye/cemaate destekten vazgeçin” demiyor. Siz mensup olduğunuz yapıyı DİN gibi gördüğünüz için yanlışını söyleyen kişinin de “dininden vazgeç” dediğini zannediyorsunuz. Ama esas denilen şu: Evet, istediğin yapıya gönül ver, istediğini destekle ama o yapının yanlışlarını önce sen dile getir ki düzelmesine vesile ol. Böylece desteklediğin yapı daha da doğru ve haklı hâle gelsin.

Şunu da belirtmeliyim, AK Partici/cemaatçi insanların bazıları kendi gruplarının yanlışlarının farkında. Ama bunu itiraf etmeye korkuyorlar. Çünkü ülke için hayırlı olanı, kendi yapılarının aynen devam etmesinde gördükleri için “evet, yanlışımız var ama şu sıkıntılı dönemde kötü insanların eline malzeme vermemek için dillendirmemeli” gibi bir mantığın içine giriyorlar. Hayır, herkes böyle düşünürse yanlışları düzeltme fırsatı hiçbir zaman ortaya çıkamayacağı gibi bir süre sonra insanlar bu yanlışları da doğru zannetme hatasına düşer ki esaslı bir aldanışa imza atılmış olur. Hakikat sularından uzaklara yelken açıvermiş oluruz bir anda.

Şimdi bu yazıyı ön yargısız, “beni destekliyorsa iyi - desteklemiyorsa kötü” mantığından uzaklaşarak, çuvaldızı kendinize batırarak baştan okuyun. Sonra, ne bileyim, mensup olduğunuz grubun en büyük yanlışlarından birini göğsünüzü gere gere Twitter’a yazın, hatta TT listesine sokun. “Biz yanlışımızı gördük ve düzeltilmesi için gündeme getiriyoruz” erdemli davranışını sergileyin. Belki zor ama eminim iyi gelecektir.

Bu ülke için…

yskiyak

Not: Başlığı boşverin, eğer hak veriyorsanız, başka insanlara da hakikati düşündürmek adına yazıyı paylaşın, böylece herkese ulaşsın

alıntı.
Sponsor Reklamlar

bilgeyol ve renk bunu beğendiler.
kristal isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 31.03.14   #48
renk
renk - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Üye
Üyelik tarihi: Jul 2012
Nereden: istanbul
Mesajlar: 1.677
Rep Puani : 80
Standart Cevap: Köşe'den Yazanlar...


Yeni sağ mı, halk hareketi mi?


Pazar sabah saatlerinin haberi AKP’lilerin sağda solda daha oy kullanma işlemi başlarken itiraz dilekçelerini vermeleriydi. Muhtemelen “Bilal’e anlatır gibi” sayımlarda icabında kaos çıkartın denmiş. Taban da basbayağı Bilal ayarında tiplerden oluştuğundan yapılmamış oylamaya itirazı baştan yazmışlar!

Türkiye bu ilkel ve akılsız güruh ile “yurttaş” arasında bölünüyor. Yurttaş bölmesinin daha heterojen hale gelmesi, bir yanıyla “bizim” gücümüzü gösterir. Yükselen insan faktörü liberalin, apolitiğin, hatta faşistin üstünde bile bir çekim etkisi yaratıyor. Bu kadarı kötü bir şey değildir. Halk hareketinin kendinden olmayanlar üstünde de bir hegemonya kurmasının işareti olarak okunabilir pekala.

Ama bir koşulla...

Seçimi önceleyen günlerde hızla artan basınç “AKP karşıtlığını” dejenere etmiş bulunuyor. MHP ile birlikte faşizme karşı mücadele etme “fikri”nden söz ediyorum.

Türkiye sağcılığının AKP merkezli yapılandığı dönem kapanıyor. Artık AKP dışı dinci sağ, AKP dışı faşist hareket, AKP karşıtı liberal-muhafazakar merkez, Erdoğan modelinin müttefiki veya yedek lastiği rolüyle yola devam edemiyorlar. Tayyip ile birlikte uçurumdan atlamaları beklenemezdi zaten. Ancak teslim olmalarını da beklenemez. Merkezdeki aklını, besbelli, Cemaatten alan “yeni sağ”, hayli dinci, milliyetçi, piyasacı ve işbirlikçi özellikleriyle yeniden yapılanacak.

Bu dinamiğin CHP ile bir ittifak ilişkisine girdiğini söylemek yetersiz olur. CHP Genel Merkezi bu dinamiğin parçası olmayı bilinçli bir biçimde tercih etti. Kılıçdaroğlu döneminin özelliği uzlaşmacılık ve aynı anlama gelmek üzere kişiliksizleşmedir. Bu vurgu, CHP’nin Kılıçdaroğlu öncesinde kendine ait tutarlı bir tezi ve kimliği olduğu anlamına gelmiyor; kastım bu değil. Ancak İkinci Cumhuriyetçi oluşuma ayak direyen Baykal döneminden sonra, önce “İkinci Cumhuriyet’in Halk Partisi” yöneliminde bir yenilik olduğu kesindir. İkinci Cumhuriyetin tıkanacağını görmeyen bu tercih, tıkanma ve krizle birlikte bu sefer yeni sağa yerleşmeyi seçti.

Diğer yandan Tayyip rejiminin duvara tosladığı yerde artık Türkiye’de, ne eskiye ne İkinci Cumhuriyete uymayan bir kitle faktörü var. Artık Alevilik bir kitle hareketidir, kadınların ezilmişliği bir kitle hareketine yol vermektedir, on yılların devletlû Atatürkçülüğü bir halk kemalizmi olarak kabuk değiştirmiştir, sosyalist hareket kitleselleşme kapılarını açmıştır, gençlik ha keza... Faşizm dışında bir sağcılık, Türkiye’de bu kitle dinamikleriyle barışık olamaz. Burjuva siyasetinin kitle korkusunu aşması ve bunun üstünde toplumu yeniden yapılandırma olasılığı bence çok düşüktür.

Ve yeni sağcılıkla dejenere olan AKP karşıtlığı Haziran Direnişinden kaçış demektir. Yükselişini halk hareketine dayandırmak zorundasın, ama halk hareketine zerre sempati duymuyorsun, hatta hiçbir şey anlamıyorsun! Bu saçma bir durum.

Bu saçmalık “faşizme karşı MHP’yle omuz omuza” garabetiyle karikatürize oldu. Karikatür bir uç yorum olarak karşımıza çıkmadı, üstelik. Ana akım haline geldi.

Defne seçimlerinin, bir taşra ilçesinde rastlanmayacak ölçüde dikkat çekmesi bu açıdan da düşünülmelidir. Orada da “barış için ÖSO’cularla omuz omuza” diyen bir CHP’cilik ortaya çıkmıştır. Defne’de aslında sağı temsil eden CHP adayı bir ÖSO işbirlikçisi olarak tanınıyor ve kimileri barış mücadelesini bu zemine oturtmaya kalkmış bulunuyor. Suriye halkıyla dayanışmak için Suriye halkının cellatlarının hamileriyle ittifak!

Türkiye egemen güçleri aylardır AKP faşizminin yerine ne konacağını düşünüp taşınıp, bula bula bunu buldular. Türkiye AKP rejimine sığmaz demiştik; çok açık, Türkiye bu derme çatma kulübeye de sığmaz. Türkiye’nin geleceğine halk hareketi ve solculaşma damga vuracak.

Aydemir Güler



Sol haber
Sponsor Reklamlar

bilgeyol bunu beğendi.
__________________
"Dünya vatanım, tüm insanlar kardeşim ve iyilik yapmak dinimdir."

Thomas Paine
renk isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 31.03.14   #49
bilgeyol
bilgeyol - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BİZİM KABEMİZ İNSANDIR...
Yönetici
Üyelik tarihi: Jun 2012
Nereden: KERBELA-KOBANİ
Mesajlar: 11.315
Rep Puani : 76
Standart Cevap: Köşe'den Yazanlar...


[email protected]






‘Mücadeleye devam’ seçimi!


Yerel seçimler dün yapıldı. 81 il ve bağlı ilçelerde belediye başkanları, belediye meclis üyeleri ile on binlerce köy ve mahalle muhtarı seçildi.
Herhalde bu seçimin, Türkiye’de çok partili düzene geçilmesinden beri, sonuçları itibarıyla da en tartışmalı seçim olacağını söyleyebiliriz.
Seçim öncesinden başlayan “sandıklar çalınacak”tan kimi siyasetçilere “suikast yapılacağı”na kadar varan tartışmalar kuşkusuz ki, yolsuzluk ve rüşvet skandalıyla ortaya çıkan devleti yöneten zihniyetin ahlaki tutumuna yönelik kuşkuların ifadesidir. Cihan Haber Ajansı ile Anadolu Ajansı arasındaki çekişme, hiç olmadık kent merkezlerinde elektrik sönmeleri, sayımlara yapılan itirazlar seçimin sonuçları itibarıyla olmasa da ahlaki bakımdan çok konuşulacaktır.
Elbette bu seçim yerel olmayı çok aşan, pek çok yönüyle uzun süre tartışılacak bir “yerel seçim”di. Ortaya çıkan sonuçlar da bu yaklaşımı doğrulayacak mahiyettedir.
Piyasa iktisatçıları iktisat bilimini nasıl ki piyasada olup bitenin “akılcı açıklaması”na indirgemişlerse, sermaye partileri ve politikacıları ve onların her türden sözcüleri de seçim sonuçlarını değerlendirmeyi, seçimden en başarılı çıkanın “kendileri olduğu”nun “akılcı açıklaması”na indirgemişlerdir.
Dün yapılan seçim, öyle anlaşılıyor ki, her düzen partisi için “Aslında ben kazandım, diğerleri kaybetti!” diyecekleri pek çok dayanak sunacak mahiyettedir. Bu yüzdendir ki, “Seçimde kim ne oy aldı?”, “İller bazında ve ülke bazında oyların anlamı ne?”… üstünden analitik değerlendirmeler, bu günden itibaren, hatta bir sonraki seçime kadar yapılmaya devam edecektir.
Ancak seçimden ortaya çıkan oy dağılımı, ülkeyi, siyasi alandaki derinleşen bunalımın çözümünü kolaylaştıran değil zorlaştıran sonuçlar ortayı çıkarmıştır. Çünkü artık Türkiye’nin halkına verecek bir şeyi kalmamış AKP’nin oy oranını yüzde 45’ler dolayında tutması, AKP içindeki klikler mücadelesini de sertleştirecektir. Ve dahası bu sonuçların CHP içinde de iç çatışmayı kışkırtıcı etkenleri yükselteceğini beklemek gerekir.
Düzen partileri elbette bu seçimden kendilerine ilişkin sonuçlar ve dersler de çıkaracak, “başarılarını” öne çıkararak propaganda malzemesine dönüştürecektir. Ama düzen partilerinin çıkardığı sonuçlar elbette bizleri, Türkiye’nin demokrasi güçlerini çok dolaylı ilgilendirir. Bizi asıl ilgilendiren kendi çıkaracağımız derslerdir.
Ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin demokrasi güçlerine “mücadeleye devam” çağrısı mahiyetindedir. Çünkü görülmektedir ki, ister yolsuzluk ve rüşvet skandalı, ister Hükümetin özgürlük düşmanlığı, isterse savaş kışkırtıcılığı,… gibi son derece önemli konularda sermeye partilerinin birbiriyle çatışmasından, çatışma ne kadar sert olursa olsun, özgürlükleri genişletecek, demokrasiyi geliştirecek, halkın talepleri doğrultusunda birleşip güç olacakları bir mücadele çıkmamaktadır. Dahası, sistem partileri arasında, halkın seyircisi olduğu bir siyasi mücadele, yığınları doğrudan siyasi mücadelenin dışına itmekte, onların aktif biçimde siyasette yer almasını engellemektedir. Nitekim, özellikle de son üç aylık dönemde, AKP Hükümeti ve sermayenin muhalefet partileri arasındaki yüksek tempolu kavgada, halk bu kavganın sadece oy vererek taraf olan seyircisine dönüştürülmüştür.
Kısacası seçimin, bir kez daha Türkiye’nin demokrasi güçlerinin önüne, bir kez daha, işçi sınıfının ve halkın ileri kesimlerinin birleştirilmesi ve demokrasi mücadelesine doğrudan müdahale edecekleri bir mevziye girmek için çabalarını bugünkünden çok daha ileriye götürmeleri görevini koymuştur.
Dünkü seçimin ortaya koyduğu verilerden çıkarılacak temel ders; “Mücadeleye, daha bilinçli ve daha büyük enerjiyle devam!”dır.
Seçim sonuçlardan çıkarılacak diğer bütün sonuçlar, bu görevin yerine getirilmesi için ele alındığı ölçüde anlamlı olacaktır.


Yayınlanma tarihi: 2014-03-31 02:42:39
Sponsor Reklamlar

__________________
Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.
Sokrates




HAYATIN SESİ’Nİ biz kurduk.
Biz susmadıkça
HAYATIN SESİ’de susmayacak.
Ve biz hiç susmayacağız.

EVRENSEL GAZETESİNİ DESTEKLEYELİM.

DERSİMİ UNUTURSAN MARAŞ,
MARAŞI UNUTURSAN SİVAS,
SİVASI UNUTURSAN GAZİ,
GAZİYİ UNUTURSAN SONUN OLUR.



ALEVİLİK YOLDUR...
bilgeyol isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti
Alt 03.04.14   #50
guldenn
guldenn - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yeni Üye
Üye
Üyelik tarihi: Mar 2014
Nereden: istanbul
Mesajlar: 17
Rep Puani : 10
Standart Cevap: Köşe'den Yazanlar...


"hukuk, demokrasi" sadece bazı kesimlere çalıştırılıyor http://t24.com.tr/yazi/medya-patronu...-ucaginda/8938
Sponsor Reklamlar

guldenn isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alinti

Seçenekler


Bookmarks
    Bu içeriği paylaş --> Facebook Bu içeriği paylaş --> del.icio.us Bu içeriği paylaş --> Myspace Bu içeriği paylaş --> Google Bu içeriği paylaş --> Twitter Bu içeriği paylaş --> MSN Bu içeriği paylaş --> Digg Bu içeriği paylaş --> Yahoo Bu içeriği paylaş --> Linkedin
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Önceki veya sonraki konu...
Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Bir Eşi Olmalı İnsanın, Cennetten Köşe Almışcasına Sevdiği,Sakındığı... meyou Her Telden 5 13.02.11 21:22






Sitemiz tüm dünyaya açık, hiçbir ayrım yapmaksızın faaliyettedir. Sitemize katılmak için alevi olmanız şart değildir kapımız herkese açıktır ve herkes fikir ve düşüncelerini özgürce konuşabilir. Ayrıca tüm üyeler her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir. Her türlü sorumluluk yazan kullanıcıların kendisine aittir. Uygunsuz davranış vb. hareketler bazen site ekibinin gözünden kaçabilir. Bu yüzden uygunsuz davranış görülmesi durumunda, şikayetlerinizi iletişim bölümünden bildirirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır. Bu site, telif hakları Copyright ©2000 - 2011, Jelsoft Enterprises Ltd'e ait olan vBulletin® scripti ile tasarlandı ve kodlandı. Ayrıca sitemiz extra Php ve Ajax -jQ- ile güçlendirildi. Arama motoru optimizasyonu ise, vBSEO kullanılarak yapılmıştır.

Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.6.0 PL2