Kırmızı Haber | 27 Ocak 2014 | Manşet, Numaralı Haberler, Üst Haberler, Yazarlar
necdetsarac01111Necdet Saraç / YURT Gazetesi – Mevcut iktidar bloğunun ipliği bir ayda pazara çıktı! Hakaretler küfürleşmelere döndü. Geçen hafta, Zaman Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı Erdoğan’ı işaret ederek ‘Yezid’ demişti… Başbakan Erdoğan da önceki gün, kadim dostu ve 12 yıllık ‘koalisyon ortağı’ Fettullah Gülen için ‘sahte Peygamber’ dedi. Dün övdüğü, el üstünde tuttuğu Hocaafendi’yi işaret eden Başbakan, ‘Bu medeniyet yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş, kalbi boş, zihni boş alim müsveddelerini reddetmiştir’ dedi. Hem de nerede dinin en çok kullanıldığı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ‘Yüzyılın İslam Kültür Hizmeti Onur ve Hizmet Ödülleri’ töreninde. İnsanın aklına ister istemez daha bir aç ay önce cemaatin düzenlediği ‘Türkçe Olimpiyatları’ açılışında Başbakan Erdoğan’ın, Bülent Arınç’ın, Bekir Bozdağ’ın Gü övgüleri geliyor…
Dün övdüğüne, bugün sövmek kötü bir Türk geleneği! Ancak, hiç bir kuşkunuz olmasın ki, din inanılacak değil, iktidar için kullanılacak bir araç olduğu sürece bu ve benzeri söylemlerin dozu da artarak devam eder. Din üzerinden kavga büyür. Kavga ‘kimin daha çok inandığı’ üzerinden yürüyor gibi görünse de, bu kavga aslında siyai, ekonomik, sosyal çıkarların kimin lehine kullanılacağı kavgasıdır. Örneğin Erdoğan ve Gülen arasındaki kavgada ‘manevi eksende’, dini ve teolojik bir tartışma yok. Peki ne var? Para ve faiz var… Dershane ve Ananas var. Polis, yargı ve eğitime kimin hakim olacağı var. Çünkü dine dayalı iktidarların, -lafın ötesinde gerçek hayatta- eşitlik, paylaşım gibi bir şansları asla olmadığı için en önemli kavgaları, iktidarın nimetlerini kullanmak üzere ‘Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’nin kim olacağı üzerine şekillenir. Çevremizdeki ülkelerde de, biz de de olan budur. Aramızdaki fark ise, oralarda şiddet, kan ve ölüm var, bizde ise şimdilik yalnızca küfür ve tasfiye…
***
Her iki tarafın refansı din olduğu için ve din siyasetin dışına itilmediği sürece bu kavga daha da büyür. Emin olun, dini siyasetin ve en önemlisi devletin kurumsal yapısı dışına dışına itmediğiniz sürece ‘sahte peygamberler’ hayatımızda olmaya devam eder. Bugün Erdoğan’ın Gülen için dediğini, yarın da bir başkası çıkar onun için söyler.
Çünkü, dinden demokrasi çıkmaz.
Çünkü, İslam dini de, aklınıza gelen diğer bütün dinler de demokrasiyi reddeder. Hele hele din, bizde olduğu gibi üstelik ‘devlet dini’ ise demokrasi yanından bile geçmez.
Bu gerçeği, ‘bizim dinimiz aslında çok güzel bir din, ama bunlar dinimizi kötü kullanıyorlar’ deseniz de, İslam üzerine güzellemeler yapsanız da değiştiremezsiniz. Yapacağınız her dini güzelleme, AKP gibi, Cemaat gibi dini iktidar aracı olarak kullanan güçlere yarar. Nitekim bugün eğer, AKP ile Cemaat arasında ayyuka çıkan ve küfürleşemeye dönen çıkar kavgasına rağmen, bunlar halen iktidarda kalabiliyorlarsa bunda dini bağlılığın belirleyici rolü vardır.
***
Bugün, Türkiye de dahil, 54 İslam ülkesinin tümünün demokrasinin çok uzağında olması tesadüf değildir. En zengin İslam ülkesinin de, en fakirinin de demokrasi, özgürlük, adalet gibi kavramlarda dünya sıralamasında en altlarda yer alması da tesadüf değildir.
Din ile devlet işlerini birbirinden ayırmaya çalışan Türkiye gibi, Suriye gibi, bir-iki ülkeye yapılan müdahalelerin arka planında, diğer başka nedenlerin yanı sıra esas olarak bu ayırıma yani laiklik hamlesine müdahale vardır.
Artık bunları görmek ve anlamak gerekiyor. Deneme yanılma yöntemiyle de gördük ve yaşıyoruz; Bir ABD ve Avrupa Birliği projesi olarak denenen ‘Ilımlı İslam’ projesi de, ‘Euro İslam’ projesi de çöktü. ABD ve AB bu projelerden vazgeçti. Siyasal İslam’dan demokrasi çıkmayacağı ayan beyan görüldü. İktidarla din yan yana olmaz. İktidar isteyen din önce ayrımcılık, sonra da şiddet üretir. Dini devletin kurumsal kimliği dışına çıkarmadan, ikitdarla ilişkisini kesemeden, Diyanet veya benzeri araçlarla kontrol edeceğiniz ve kullanabileceğiniz ‘devlet dini’ de yaratamazsınız. O yaratmaya çalıştığınız ‘devlet dini’ bir süre sonra gelip seni de yutar!
Demokrasiyi, eşitliği ve özgürlüğü birilerine şirin gözükmek için ‘iyi Müslüman yarışı’ yaparak yakalamak mümkün değildir. Bugün Türkiye’de din, para ve siyaset içiçe geçmiştir. Kirlenmede, çürümüşlükte ve kokuşmuşlukta siyasal İslamın çok önemli bir rolü vardır. Bundan kurtulmanın ve yeni bir Türkiye yaratmanın yolu, bugün neredeyse unutulan ya da utanarak telaffuz edilen laikliği gerçek anlamda uygulamaktan geçer!
Sponsor Reklamlar
__________________ Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.
Sokrates
HAYATIN SESİ’Nİ biz kurduk.
Biz susmadıkça
HAYATIN SESİ’de susmayacak.
Ve biz hiç susmayacağız.
Hükümetin Merkez Bankası (MB) üstünden “faiz lobisine” teslim olmasına karşın, piyasaların tatmin olmadığı anlaşılıyor. Ancak, Hükümet cenahı da “faiz lobisine” teslim olmayı henüz sindirebilmiş değil. Özellikle de Başbakan, MB önlemlerinden hoşnut olmadığını göstermeye çalışıyor ve sanki sermayeyi, “faiz lobisini” tehdit eder gibi konuşuyor ama bunda da inandırıcı olamıyor. Nitekim Başbakanın gevelediği kimi laflarla bağlantılı ortaya atılan “Sermaye hareketlerinin kısıtlamasına gidilecek”, “Kontrollü piyasa ekonomisine geçilecek”; “MB’nin bağımsızlığına son verilecek”, “Dalgalı kura son verilecek” gibi iddialar Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından hemen yalanlandı. Bakan Şimşek, “Yatırım ortamını geliştireceğiz. Sermaye çıkışlarını önleyeceğiz. Dalgalı kura devam edeceğiz.” diyerek, sermaye güçlerinin yüreklerine su serpmiştir!
Merkez Bankasının aldığı kararlar nereye varır, MB daha başka hangi önlemleri alır bunlar tartışılabilir ama burada asıl önemli olan Hükümetin faturayı kime ve hangi araçları kullanarak keseceğidir.
Ama elbette bundan da önemlisi, işçilerin, emekçilerin onların mücadele örgütlerinin (sendikalar, emek örgütleri, platformlar, vb.) faturanın kendilerine çıkmasına karşı nasıl bir mücadele yürüteceğidir.
Hükümet, MB kararlarının sadece geçici kimi sonuçlar doğuracağını bildiğinden Başbakanın ağzından “MB’nin kararları sonuç vermezse B ve C planlarımız da var” açıklaması geldi. Maliye Bakanı önlemleri saymadı ama anahtarı da verdi: “Kesinlikle sermayeyi kontrol etmeyi düşünmüyoruz. Biz uluslararası sisteme entegre olmuş bir ülkeyiz. Bu konuda tereddüt yok” diyerek “B ve C planları”nın içeriğini de açıklamış oldu.
Dün basında çıkan B ve C planlarının içeriğine dair iddiaları şöyle sıralayabiliriz:
- Döviz borçlu şirketlere sabit döviz kuru. Yani yıl sonundaki döviz fiyatını sabitleyip sonradan dövizin fiyatı artmış olsa bile firmalara bu sabit kur üstünden MB’nin döviz satması.
- Dolar mevduatında munzam karşılığında indirim yaparak bankaların elini rahatlatmak.
- Türkiye kökenli firma ve T.C. vatandaşlarının yurt dışındaki dövizlerinin Türkiye’ye getirilmesi için yeni bir “Varlık Barışı” uygulamasının (Kara paranın aklanması) devreye sokulması.
- Yabancı sermayenin desteklenmesi kapsamında, yatırım yapacak firmalara, KDV istisnası, gelir vergisi desteği, sigorta primlere patronların hissesinin devlet tarafından karşılanması, yatırım yeri ve faiz desteği, …gibi destekler bağlanması.
- Firmaları sigorta ve BAĞ-KUR prim borçlarının yeniden yapılandırılması.
- Özel sektöre KOSGEB ve Eximbank aracığı ile düşük faizli, uzun vadeli kredi imkanı sağlanması.
- Miktarı 65 milyarı aşan İşsizlik Fonu’ndan sermaye sahiplerine ucuz kredi olarak kullanılacak kaynak aktarımı yapılması.
Açıkça görüldüğü gibi, B ve C planı denilen planlar içinde alınmak istenen önemlerin tümü, doların, avronun yükselişinden zarar görebilecek büyük sermaye sahiplerini rahatlatmak içindir. Ama dövizdeki bu yükselişten, emekçilerin payına da zamlar (Başlıca tüketim mallarının fiyatlarının yükselmesi), kitlesel işten çıkarmalar ve işsizliğin artması, dolaylı vergilerde artışlar,ücretlerin sınırlanarak gerçek ücretlerin ve maaşların düşürülmesi, …düşecektir. Hatta Hükümet, ortaya çıkan kaotik durumu bahane ederek, firmalara yeni kaynaklar aktaracak, durumu bir fırsata dönüştürecektir. Bunun geçmişte sayısız örneklerini gördük. Ve bunun içindir ki, her kriz döneminde büyük sermaye sahipleri daha büyüyerek krizden çıkarken, işçinin, emeği ile geçinenlerin gelirleri küçülmüştür.
Şimdi de sürecin böyle işletileceğine dair en küçük şüphe yoktur. Sermaye basınında bir B ve C planına dair ortaya atılan önlemler dizisi de bunu açıkça göstermektedir. Çünkü sözü edilen bütün önlemler doğrudan ya da dolaylı olarak faturanın emekçiye kesileceği önlemlerdir.
Dolayısıyla sürecin bundan sonrasında asıl sorun faturanın emekçiye, işçi sınıfına çıkmasını önlemenin işçilerin, emekçilerin nasıl bir mücadele vereceğidir.
İşçilerin ileri kesimleri ve sınıftan yana sendikacılar, sorunu bütün boyutlarıyla gündemlerine alarak, gidişata müdahale için adımlar atmak zorundalar. Aksi halde, bir kez daha sermayenin sorularının ağır faturasını ödemek zorunda kalacaklar.
Yayınlanma tarihi: 2014-02-01 00:49:12
Sponsor Reklamlar
__________________ Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.
Sokrates
HAYATIN SESİ’Nİ biz kurduk.
Biz susmadıkça
HAYATIN SESİ’de susmayacak.
Ve biz hiç susmayacağız.
“Dersim Aleviler için bir yaradır. Dersim Alevilerin Hiroşima’sıdır. Nasıl ki 12 Eylül faşizmi devrimciler için bir sol kırımsa Dersim’de Aleviler için soy kırımdır. 17 yaşında Erdal Eren’i idam etmek nasıl bir faşizmse 75 yaşında Seyit Rıza’yı idam etmek de bir faşizmdir.”
Veli Bayrak / Hadi sondan başlayalım yazıya! Tuzluçayır’da “Dersim Alevileri dinsizdir” diyen Cemaat’in lideri ile Alevilerin büyük çoğunluğunun haz etmediği Cem Vakfı Başkanı İzettin Doğan birlikte Cam-Cemevi yapmaktadır! Aklı sıra hoşgörü inşa ediyorlar Tuzluçayır’da! Lakin buna inanmak o kadar da kolay değildir. Zira acılar ve yaralar var hala yüreklerde sızlayan. Ve kanayan var yaraları kanatan.
Bir toprak zulüm ile sulanmışsa o toprakta yaşayan cellâtlar geceleri rahat uyuyamazlar. Bir Pir Sultan girer düşlerine, bir Hallacı Mansur. Şeyh Bedrettin olur tüm lokmalar cellâtların boğazına düğümlenir. Belki de bu korkudur katillerin omzuna karabasan gibi çöken. Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Malatya’da ve de ülkenin birçok değişik yerlerinde Alevilere yapılan zulüm ve katliamlar bekli de bu korkunun devamıdır.
1840’lı yıllardan 1937 yılına kadar Dersim’e birçok irili ufaklı seferler düzenlenmiştir. Osmanlının amacı Dersim’i merkezi otoriteye bağlamak, Cumhuriyetin amacı ise Dersim’i Sünnileştirmek ve asimile etmekti. Lakin bu girişimler bir türlü amacına ulaşamamıştı, Dersimliler tarihe “Dersim’e sefer olur, zafer olmaz” sözünü kanlarıyla kazımışlardı.
Kaldı ki Dersim Aleviler için bir yaradır. Dersim Alevilerin Hiroşima’sıdır. Nasıl ki 12 Eylül faşizmi devrimciler için bir sol kırımsa Dersim’de Aleviler için soy kırımdır. 17 yaşında Erdal Eren’i idam etmek nasıl bir faşizmse 75 yaşında Seyit Rıza’yı idam etmek de bir faşizmdir.
Cumhuriyet tarihi boyunca onca iktidarlar gelip geçmiş, onca liderler, onca milletvekili ve bakanlar gelip geçmiştir. Nasıl ki bu ülkede yıllarca “Kürt yok Kürtçede yok” denilmişse Aleviler de görmezden gelinmişti. Talepleri, istekleri yok sayılmıştı. Kürt sorunu için “Düşünmezsen yok” diyenler “Ama biz varız” diyenleri de içeri atmıştı.
Özellikle 90’lı yıllarda Kürtlerin köyleri yakılmış, evleri yıkılmış, dağa ve şehirlere göçe zorlanmıştı. Öyle ki bırakın Kürt’ün kendisine Kürt’ün koyununa kuzusuna tahammül edilmemişti. Sahibi Kürt diye bu ülkede koyunlar kuzular öldürülmüştü.
Bu katliamcı ve asimile politikaları başta Dersim olmak üzere Aleviler içinde geçerliydi. Dersim’de Aleviler mağaralara kıstırılarak çoluk çocuk denilmeden kimyasal silahlarla katledilmişti. 75 yaşında idam edilen Seyit Rıza’nın mezarı bile gizlenmişti halktan. Dersim göçe zorlanmıştı.
Çorum’da Alevilerin evleri önceden işaretlenmiş ve Aleviler yine çoluk çocuk denilmeden katledilmişti. Maraş’ta devlet sivil faşistlerle birlikte hareket etmiş, Alevileri katletmek için anlaşmışlardı. Maraş’ın failleri adeta ödüllendirilmiş içlerinden milletvekili seçilenler bile olmuştu. Sivas, şairin, yazarın, sanatçının, aydının, folklorun, türkünün, tiyatronun, sanatın göz göre göre yakıldığı bir şehirdir olmuştu.
Aleviler adına hiçbir doğru dürüst adım atılmadı bu ülkede. Gün oldu Ramazan’da oruç tutmuyor diye insanlar öldürüldü ya da taciz edildi. Cemevleri ibadet yeri olsun talebine en yetkili ağızdan “Müslümanlar için ibadet yeri Camidir, Cemevleri kültürel mekânlardır” diye cevap verildi. 120 bin personelli Diyanet İşlerine bir tek Alevi personel alınmadı. Çok kez en yetkili ağızlar Aleviler için hakarete varacak sözler söyledi. Televizyon programlarında “mum söndü” den bahseden şovmenlerden tutun da “Alevilerin kestiği yenmez” diyen din adamlarına kadar birçok iftira yalan söylendi.
Kuşkusuz bu ülkede halklar fabrikada, okulda, iş yerinde, mahallede, sokakta bir arada yaşamasını bilmiş ve becermiş insanlardır. Gezi’de binlerce insan “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” derken birbirlerinin dinine, mezhebine bakmamışlardır. Lakin devletin ve onun yandaşlığına soyunanların yukarıda ki yazılanlardan hiçbirisi olmamış gibi hareket etmesi de doğru değildir.
“Dersim Alevileri dinsizdir” diyenlerin Cami-Cemevi projesini hayata geçirmeye çalışmasını bu çerçevede düşünüp ona göre değerlendirmek lazımdır. Alevilerin talep ve istemleri ortadayken ve hiçbirisi karşılanmamışken bu tür girişimler göstermelik ve asimilasyon politikalarından başka bir şey değildir. Bu proje birleştirici değil ayrıştırıcıdır. Bu proje devletin yıllardır süren asimile projesinin bir parçasıdır. Aleviler için “Dersim Alevileri dinsizdir” diyenler bu ayrımcılığı Rojava’da katledilen Kürtler için de sürdürmüş ve PYD’ye “şer odağı” demiştir. Aleviler için önemli olan Cami ve Cemevi’nin yan yana olması değil halkların omuz omuza bir arada yaşayabileceği özgür ülkenin yaratılmasıdır. İnançlar ve halklar özgür olursa insanlar zaten bir arada yaşayacaktır.
Sponsor Reklamlar
__________________ Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.
Sokrates
HAYATIN SESİ’Nİ biz kurduk.
Biz susmadıkça
HAYATIN SESİ’de susmayacak.
Ve biz hiç susmayacağız.
17 Aralık’ta başlatılan Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk, rüşvet ve kara para soruşturmasında sona geliniyor.
“Normal”, az çok yargı bağımsızlığının olduğu bir ülkede, yargıya intikal etmiş bir soruşturmada “sona geliniyor” demek, artık adaletin yerini bulacağı, haklıyla haksızın ortaya çıkacağı, vicdanların rahatlayacağı anlamına gelir.
Ancak Türkiye öyle “normal”, “yargı bağımsızlığı”, “adil yargılama” gibi baş ağrıtan teferruatların geçerli olduğu bir ülke değil! Bu yüzden de bu tür soruşturmalarda “sona geliniyor” denmesi çoğu zaman “Soruşturmanın üstü kapatılıyor” anlamına gelmektedir.
Geçmişte bunu “Deniz Feneri” davasında da yaşadık.
Almanya’da 2006-2007’de başlatılan bir soruşturma Almanya tarihinin en büyük dolandırıcılık davası olarak sürdü ve “Deniz Feneri eV” nin Avrupa’daki yöneticilerinin mahkumiyeti ile sonuçlandı. Davanın gerekçeli kararında, “Deniz Feneri organizasyonunun asıl sorumlularının Türkiye’de olduğu” ve bunların kimlikleri ve bağlı oldukları siyasi odak (Ki bu soruşturmada bütün yollar AKP’ye çıkıyordu) açıkça belirtiliyordu. Ancak mahkemenin, Türkiye’nin yargısını da bağlayan kararına karşın, dosyaların Almanya’dan Türkiye’ye getirilmesi bile, bu iletişim çağında, aylarca sürdü. Bütün engellemelere karşın; davanın başlaması, RTÜK Başkanı Zahit Akman ve Kanal 7 ve Deniz Feneri’nin yöneticisinin tutuklanması önlenemedi. Ama bu bile bir ucu AKP ve Hükümette öteki ucu medyadaki Deniz Feneri’nin koruyucularını durduramadı: Önce savcılar görevden alındı, yeni atanan sacılar yeni bir iddianame hazırladı ve sanıklar tahliye edildi!
Sanıkların şikayeti üzerine HSYK, davayı açan savcılar hakkında inceleme başlattı. Böylece de davanın sonuna gelindi.
Peki Deniz Feneri davasının “hukuki sonucu” ne oldu?
Bunu bilen yok!
Deniz Feneri davasının “sonu”, 17 ve 25 Aralık soruşturmasının nasıl bir sona doğru itildiğini gösteriyor.
Nitekim rüşvet ve yolsuzluk skandalında da önce savcılara ve emniyete baskı yapılarak soruşturmanın ilerletilip derinleştirilmesi engellendi. 25 Aralık operasyonu yarım yamalak yapılabildi. Ama arkasının getirilmesi de önlendi; operasyonları başlatan savcılar “paralel devlet”, “yargı çetesi” suçlamalarıyla baskılanırken emniyet de hallaç pamuğu gibi atıldı; bir hafta içinde binlerce üst düzey emniyet görevlisi sürgün edildi. Arkasından da HSYK baskılanarak, yüzlerce savcı ve yargıcın görev yerleri değiştirildi.
Şimdi ise, soruşturmayı başından beri yürüten savcıların görevden alınmasının ardından Savcı Ekrem Aydıner, önceki iddianameyi çöpe attığını, “Önceki savcıların yazdığı iddianameyi dikkate almadan yeni bir iddianame hazırlayacağını” açıkladı. Dahası şimdi de operasyonda görev alan emniyet yetkililerine “örgüt suçu” ndan soruşturma açıldığını öğreniyoruz.
Soruşturmanın bu aşamaya gelmesi ve arkasındaki siyasi iradenin isteği dikkate alındığında, bundan sonra yapılmak istenen de belli olmuştur: Yeni iddianameyle birlikte “suçlamanın vasfı” değiştirilerek, Reza Zarrab ve bakan oğulları da dahil, sanıkların tahliye edilmesi sağlanacaktır! Dört bakan hakkındaki fezleke de böylece temelsiz bırakılacaktır.
Sonrası mı; Allah kerim!
“Yeni yargı paketi”, mahkemelerdeki yeni savcı ve yargıç atamaları, vb. değişikliği gürültüsü altında yolsuzluk ve rüşvet skandalının sanıklarının marifetleri de kaybolup gidecektir!
Ancak rüşvet ve yolsuzluk ve kara para aklama mekanizmasının her türden unsurları, işlerinin yeniden yoluna girdiği ve dokunulmazlıkların devam ettiğini görerek sevinecektir.
Sadece yolsuzluk ve rüşvet operasyonu değil, Türkiye’nin Suriye politikasının uzantısı olarak çıkan “MİT TIR’ları”nı durduran ve arama yapan savcılar hakkında Adana Savcılığı, “TIR’ları durduran ihbarların ve izlenen yolun casusluk faaliyetiyle ilgili olduğu” iddiaları üstünden soruşturma başlattı. Artık Suriye’ye giden “MİT TIR’larını” durdurmak casusluk faaliyeti olarak soruşturulacak. Demek ki Suriye’ye giden TIR’lar konusunda da soruşturmanın sonuna gelindi!
Peki Deniz Feneri’ndeki son, 17 Aralık ve 25 Aralık operasyonuyla başlayan davalar için de kaçınılmaz mı?
AKP Hükümeti ve onu emriyle hareket eden savcılara bakılırsa “evet”, AKP Hükümeti ve arkasındaki güçler, bu Türkiye’nin en büyük rüşvet ve yolsuzluk skandalının da, aynı sona varmasını istiyor.
Tabii Türkiye’nin demokrasi güçleri, halkı, ilerici siyasi çevreleri, gerçek hukuk insanları, adalet arayışında ısrar eden çevreler, böyle bir sona izin verirse!
Fethullah Gülen, çözüm süreci ile ilgili görüşlerini BBC’ye verdiği röportajda açıklıyor. Gülen, her ne kadar ‘PKK’nin adadaki insanı’ olarak nitelediği Öcalan’la görüşmeye karşı olmadığını söylese de Kürt sorununun ‘Eğitimle, fakirliği gidermekle, oralarda yatırım yapmakla’ çözülebileceğini düşünüyor. Bu arada söz konusu röportajda Kürtçe yayını, Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulmasını ve üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılmasını ‘makul’ bulduğunu da söylüyor. Gülen’in söyledikleri, Cemaatin AKP Hükümetinin ‘açılım’ sürecinde gündeme getirdiği adımların uygulayıcısı olduğunu gösteriyor. Hatırlanırsa ‘açılım’ süreci iki boyutlu olarak uygulanmaya çalışılmıştı: Bir yandan Kürt siyasetini etkisizleştirmeye yönelik operasyonlar yapılacak ve öte yandan da atılacak adımlarla Kürt halkı ‘AKP-Cemaatin çözümü’ne yedeklenecekti. Bu sürecin başarıya ulaşamadığını ve ardından AKP’nin Suriye’ye müdahale üzerinden Kürt hareketini de etkisizleştirmenin peşinden koştuğunu hatırlatıp geçelim.
Gülen’in söyledikleri, AKP’nin Kürt sorununda uyguladığı politikayla birleştirilince tablo netleşiyor. Cemaat, bugüne kadar AKP’nin savunduğu çözümün uygulayıcısı oldu. Polis ve yargı Kürt hareketini tasfiye etmek için; eğitim, sağlık, medya kurumları ve sermaye de Kürt halkını kendi politikalarına kazanmak için kullanıldı. Kürt hareketinde Cemaate karşı tepkinin kaynağını da burada aramak gerekiyor. Bugüne gelirsek, AKP’ye yönelik yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarında Cemaatin rolü, Öcalan ve Kürt hareketinin bu sürece mesafeli yaklaşmasında önemli bir rol oynadı. İşte tam da bu noktada AKP, bugüne kadar Kürt hareketine yönelik her türlü saldırıyı Cemaate yükleyerek yaşanan kamplaşma ve çatışmada Kürt hareketini yanına çekmeye çalışıyor. Erdoğan AKP’si ve Cemaat arasında somutlanan çatışmanın en başından bu yana ‘çözüm süreci’ni savunmak adına Kürt hareketini AKP’nin yanına çekmeye çalışan yazarlardan Oral Çalışlar, “Fethullah Hoca’dan Öcalan Değerlendirmeleri” yazısında Gülen’in BBC röportajında söylediklerinden şu sonuca ulaşıyor: “Hoca’nın meseleyi ele alışına, ‘Kürt sorununun kimlik boyutu’, ‘Kürtlerin kendilerini yönetme talebi’ gibi kavramları, görmezlikten gelen bir anlayış damga vuruyor.”
Oral Çalışlar, doğru söylüyor da cansiperane savunduğu AKP acaba ne yapıyor? Kürtlere anayasal eşitlik, ana dilinde eğitim veriyor da bizim mi haberimiz yok! AKP, Kürtlerin kendini yönetmelerine Gülen’den farklı mı yaklaşıyor? Merak ediyoruz doğrusu; Çalışlar’ın AKP’si Kürtlere özerklik-federasyon mu veriyor! Burayı da geçtik, Çalışlar bizi AKP’nin Rojava’da Kürtlerin özerklik ilanına yaklaşımı konusunda biraz aydınlatsaydı keşke!
Meselenin özü şudur: Cemaat de, AKP de Kürtlerin ‘statü’ talebini karşılayan bir çözüm istememektedir. Zaten bugüne kadar Kürt hareketini etkisizleştirmeye-silahsızlandırmaya yönelik politikaları el birliğiyle uygulamaya çalıştılar. Ancak gelinen yerde Erdoğan AKP’sinin Öcalan’la görüşmeleri sürdüren taraf olması, onunla çatışma halindeki Cemaatten bu konuda farklı bir yerde duruyor gibi görünmesine yol açmaktadır. Oysa Erdoğan AKP’sinin kendisine yönelik yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını ‘çözüm sürecine karşı bir darbe’ gibi göstermesine rağmen, çözüm yönünde attığı hiçbir adım yoktur. Bırakalım çözüm yönünde adım atmayı, bu sürecin devamını sağlayacak yasal düzenlemeleri yapmama ve görüşme sürecini müzakere süreci haline getirmeme konusunda ısrar etmektedir.
Peki, AKP’nin ‘çözüm süreci’ni sürdürmesini ve Gülen’in de bu sürece karşı olmadığını söylemesini sağlayan güç nedir? Bu sorunun cevabını ABD’nin Irak’tan çekilme sürecinde hazırlattığı raporlarda görmek mümkündür. Gerek Irak Çalışma Grubunun (Baker-Hamilton Raporu) ve gerekse ABD’li uzman Henri Barkey’in (Kürdistan’da Çatışmayı Önleme Raporu) raporlarında ABD’nin Irak’tan çekilme sürecinde PKK’nin enerji kaynakları ve geçiş yolları bakımından stratejik öneme sahip olan bölgede “İstikrarsızlık yaratabilecek silahlı bir güç olmaktan çıkartılması” gerektiği belirtiliyordu. Bu temelde hem Türkiye ile Kürdistan Federe Yönetimi arasındaki ilişki ve iş birliği geliştirilecek, hem de Kürt hareketinin silahlı güçlerinin tasfiyesi ve Kürt sorununun çözümü yönünde adımlar atılacaktı. ‘Açılım’ süreci de tam da bu çerçevede geliştirilmişti. Yine son görüşme sürecinde de AKP tarafından yapılan açıklamaların hep PKK’nin silahsızlandırılması odaklı olması rastlantı olmasa gerek! Ancak ABD’nin de, bu politikanın uygulayıcıları Erdoğan-Gülen’in de en büyük açmazı, Kürtlerin ‘statü’ talebini karşılamayan bu ‘çözüm’ karşısında Kürt mücadelesinin tasfiye olmak bir tarafa giderek güçlenmesi oldu. Ve Kürt hareketi, bugün de gerek Bölge’de (Rojava) ve gerekse ülkede statüsüz bir çözümü reddederek ve halkların demokratik geleceklerini birlikte kurmaları çizgisinde ısrar ederek bu gerici güçlerin hesaplarını bozan en önemli güç olmayı sürdürmektedir.
Yayınlanma tarihi: 2014-02-03 00:21:07
Yusuf karataş
Naziler'in kadınları, çocukları, ihtiyarları ve orta sınıfları
Burak Gürbüz
Tarihte dinsel uygulamalar, gelenekler vs… üzerine inşa edilen faşizmin güç aldığı temel sosyal sınıflar işçilerden ve sermayeden daha fazla orta sınıflar olmuştur. O dönemde faşistler bu lümpen kesimleri, yükselen Bolşevizm’in kendilerine düşman olduğunu inandırabilmiştir. Naziler ve Faşistler, 30’lu yıllarda yeni kurulmuş olan SSCB’yi İtalyan, Alman halkına baskıcı otoriter bir rejim olarak anlatırken, onları komünizmden ancak kendilerinin koruyacağına ikna edebilmiştir. Faşistler o dönem toplumun gözünde meşruiyetlerini büyük ölçüde anti-komünist söylemleriyle sağlamıştır. Bunu da çok büyük ölçüde kendi görüşlerini yaymaları için, çok sesli basını iktidar odaklı tek sesli hale çevirdikten sonra yaptıkları propagandalarla sağlamışlardır. Faşizmin daha payen bir türevi olan Nasyonal Sosyalizmde Goebbels, 20 Haziran 1933’de Stuttgard’da yaptığı konuşmada radyonun sadece nesnel fikirlerin halka ulaşmada basit bir araç olmaktan öte, siyasal süreçleri öznel bir yorumla halka yansıtan bir araç olduğunu söylüyordu. Kısacası Alman Propaganda bakanına göre ekonomi, kültür siyasi süreçlerden bağımsız olamaz, onun içindir ki radyo halkı iktidarın siyasal ideolojisi doğrultusunda yönlendirecektir. Tabii bu süreçte siyasal erk’in yanında taraf tutmuş gazeteciler, akademisyenler, yazarlar-çizerler, mesela Alfred Rosenberg, Martin Heidegger vs… gibi 30’lu yıllarda Goebbels’in çizdiği yolda anti-komünizm propagandası yaparak Nasyonal-Sosyalizmin ne kadar iyi bir yönetim biçimi olduğunu halka anlatmakla meşgul olmuşlardır. O dönemde Nazi’lere en fazla kuşku ile bakanlar, yükselen faşizmi geçmiş iktidarlarla kıyaslayabilecek bilgiye sahip yaşça büyük olanlar, yani ihtiyarlardır. Onun içindir ki faşistler ihtiyarlara değil gençliğe yönelmişlerdir. Onların gözünde ihtiyarlık bir tür zaaftır, zamanını doldurmuş, emeklilerdir. Bunun içindir ki özellikle Hitler, nüfusun yaşlanmasını önlemek için Alman halkına çok çocuk yapılmasını ve böylece arî nüfusun artmasını emretmiştir. Kuşkucu ihtiyarlar bir biçimde faşizmi rahatsız etmişlerdir ve zamanla tasfiye edilmeleri gerekmektedir. Bu nedenledir ki faşizmin geleceği okullarda faşist eğitim ile formatlanacak gençlerden geçmektedir. İtalyan ve Portekiz faşizminin orta öğreniminde Katoliklik eğitimine payen Nazi Almanya’sına göre daha fazla önem verilmektedir. Fakat her halükarda üç ülkede de, arî ırkının Yahudilik ve diğer ırklara üstünlüğüne dayalı ırkçı, şovenist eğitim konusunda ortaklaştılar. 15 Şubat 1939 yılında İtalyan faşisti Milli Eğitim Bakanı Bottai’nin çabalarıyla kabul edilen yeni Okul yönetmeliğinde, çocukların iyi birer faşist olarak yetişmelerini öngörüldü. Çocuklar tıpkı orta sınıflar gibi Musolini ve Hitler’in coşkulu konuşmalarına heyecan duydular. Gençlerin siyasal iktidarın uygulamalarına karşı kuşku duymak yerine tam inanmaları diğer yaştakilere göre daha çabuk sağlandı. Çocuklar ve gençler yetişkinlerden daha kolay söz dinleyebildikleri için, emirleri hemen yerine getirebildikleri için otoriter rejimlerin ilgi odağı olmuşlardır. Üstelik ergen olmaları onları üstlerine karşı kendilerini göstermelerini ve onların ilgilerini, güvenini çekmek için birbirleriyle yarışmalarını sağlamaktadır. Gençlerin bu zaafları, tabii ki faşist ve Nazilerin kendi çıkarlarına kullandıkları bir durum olmuştur.
Her türlü yaştan oluşmuş orta sınıfın Führer ve Duce’nin her söylediğine inanmasının nedeni yaşanan ekonomik bunalımdan en fazla etkilenen kesim olmasından kaynaklanmıştır. Onun için kargaşadan bıkmış bu orta sınıf, daha çok düzenden yana olup otoriter rejimleri desteklemişlerdir. Belki kara propagandalara gerçekten inanmamışlardır ama en azından kendilerine bir çıkış yolu sunan otoriter ideologlara inanmak istemişlerdir. Siyasetçilerin basın yoluyla yaptıkları tek yönlü propaganda kitleleri etkilemiştir. Mesela Hitlerin en sadık polis ve ekonomi bakanlığı yapmış siyasetçisi Göring’in 24 Haziran 1935 tarihli konuşmasında dediği gibi Hitler onun için kelimelerle anlatılacak bir insan değildir. O her şeydir, o tüm Almanyadır, o tüm gelecekleridir.
Kadınlara gelince, belki üç çocuk değil ama onlara bolca çocuk yapma görevini vermişti zaten Führer. Böylece diktatörün emriyle kadınların gelecekleri de çizilmiş oldu. Onlar çocuklarına iyi birer faşist, nasyonal-sosyalist anne olacaklardır. Bunun için kadınların siyasal bilinçlenmelerini sağlamak amacıyla devlet eliyle kurulan faşist kadın örgütleri içerisinde çalışacaklardır. O derneklerde aldıkları eğitimle çocuklar yetiştirecek ve ailenin temel sarsılmaz çekirdeğini oluşturacaklardır. Bu bağlamda evin erkeklerine yardım edecek, onların ırkçı ve şoven fikirlerle yoğrulmuş bir tür Katolik eğitimlerinden sorumlu olacaklardır.
Tüm bu hikâyeden sonra günümüz Türkiye’sine dönüp o zaman sorabiliriz: “sizde mi nasyonal sosyalistsiniz be mübarekler!”
“Bildiğim kadarıyla; şu anda 81 ilin valileri, il emniyet ve eğitim müdürleri arasında bir tek Alevi kökenli yok! Karar mekanizmaları Alevilere kapalı! Merkezi ve yerel siyasete, bu anlamıyla devlete ve belediyelere ‘çeki-düzen veren Alevi kökenli yok denecek kadar az! Olanlar da kendi gölgelerinden korkar hale gelmişler! “
Necdet Saraç / Önceki gün SOKAK TV’de, toplam üye sayıları 200 bin civarında olan, Türkiye’nin üye sayısı itibariyle en büyük dört Alevi federasyonunun genel başkanlarıyla ‘Aleviler, Siyaset ve Yerel Seçimler’i konuştuk. Karar mekanizmalarında Alevilerin niçin temsil edilemediğini tartıştık.
Bir garip ülke olduğumuz için, farklı inanç ya da etnik kimlikli ‘Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları’nın sayısı tam bilinmiyor. Dolayısıyla, Alevilerin de ‘gerçek sayısı’ bilinmiyor! Bu yüzden ortaya birbiriyle alakasız rakamlar çıkıyor. Rakam dediğiniz de öyle-böyle değil; 4,5 milyondan 25 milyona kadar uzanıyor!.. ‘Haydi biraz gerçekçi olalım; Alevi kimliğinden uzaklaşmış ve fiili olarak Sünnileşmişleri kenarda tutarak Alevi nüfusu hesaplayalım’ desek de, ortaya 12-13 milyon gibi birçok Avrupa ülkesinin nüfusundan büyük bir nüfus çıkıyor.
Bu büyük nüfusun siyasete, ekonomiye, sosyal ve kültürel hayata etkisi ise nüfusuyla tam ters orantılı. Bakan olmayı geçtik, Mülk-i erkan neredeyse tümüyle Alevisiz! Bildiğim kadarıyla; şu anda 81 ilin valileri, il emniyet ve eğitim müdürleri arasında bir tek Alevi kökenli yok! Karar mekanizmaları Alevilere kapalı! Merkezi ve yerel siyasete, bu anlamıyla devlete ve belediyelere ‘çeki-düzen veren Alevi kökenli yok denecek kadar az! Olanlar da kendi gölgelerinden korkar hale gelmişler! Aynı durum belediye başkanlıkları için de geçerli. Tunceli hariç, -ki orada başka seçenek yok- Alevi kökenli bir tek büyükşehir ya da il belediye başkanı yok. CHP’li 3 (yazı ile: üç) metropol ilçe dışında, ilçelerde de sonuç aynı!
Bu sonuçları parti ayrımı yapmadan sistematik bir devlet politikası olarak yorumlamayacaksak ya ‘tesadüf’ diyeceğiz ya da ‘Alevi kökenli’ kişilerin beceriksiz ve liyakatsiz olduğunu söylememiz gerekecek! (İnanç düzeyinde bir temsiliyet talebi olmadığını yansıtabilmek için ısrarla ‘Alevi kökenli’ yazıyorum. Bilinmesinde yarar var). 40-50 yıldır kentli olan ve aklınıza gelebilecek bütün alanlarda okumuş-yazmış etkili insanlar yetiştiren Alevilerin liyakatsiz olduğunu söylemek hem haksızlık hem de vicdansızlık olur. Belki ‘beceriksizlikleri’ kabul edilebilir ama esas sorun sistemin kendisinde. Bu bir devlet politikasına dönüşmüş durumda. ‘Devletin ruhu’ yönetim kademelerinde ‘Alevi kökenli’ kimseyi görmek istemiyor. Olanlara da tahammül edemiyor. Seyfi Oktay’ın başına gelenler herkesin malumu. Aynı şey Kemal Kılıçdaroğlu içinde fazlasıyla geçerli!
Hiçbir tüzel kişiliği olmayan ‘Cemaat’ çok rahat. ‘Cemaat’ olarak 12 yıldır iktidar ortağı olabiliyor, aklınıza gelen birçok tarikat ‘kalu beladan’ bu yana kendisine yönetim mekanizmalarında doğrudan yer bulabiliyor. Bu durumu hiçbir Allah’ın kulu tartışmıyor. Kimsenin aklına mezhepçilik de, kimlik siyaseti de, bölücülük de gelmiyor. Ama es kaza Aleviler ‘gelin biraz rol değişikliği yapalım’ diyerek karar mekanizmalarından birini, örneğin Belediye Başkanlığı’nı istediklerinde, hemen ‘mezhepçilik yapmayalım’ sesleri yükseliyor!.. Ya da örneğin; Alevilerin yoğun yaşadığı bir bölgede ‘Alevi kökenli’ biri aday olmaya kalktığında, ‘Alevi olursa, Sünnilerden ve sağdan oy alamayız’ tezi seslendirilmeye başlanıyor.
İşte bu duruma ‘yeter’ diyen 120 şubeli ve yaklaşık 60 bin üyeli Alevi Kültür Dernekleri pazartesi günü CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na yönelik açık bir mektup yayınladı. Genel Başkan Doğan Demir imzalı mektupta, genel siyasi değerlendirmelerden sonra şunlar belirtiliyor: “Alevi kuruluşları olarak, laik ve demokratik bir Türkiye istiyoruz. Bunun yolu AKP İktidarı’ndan kurtulmaktan geçer. Yerel iktidarı kazananların, merkezi iktidarı da kazandığı bilindiğine göre; önümüzdeki dönem potansiyel olarak iktidar alternatifi olan CHP’nin de, bu gerçekliğe uygun olarak toplumsal dengeleri daha fazla gözetmesi ve gerektiğine inanıyoruz. Ancak, izlenen dışlayıcı politika karşısında bu ülkenin zencileri gibi görülmekten kurtulamadık. Şu ana kadar önemli bir bölümü ilan edilen belediye başkanlıklarında bu beklentinin yeterince karşılanmadığı aşikardır. Örneğin; İstanbul’da atanmış 21 ilçe belediye başkanının yaklaşık üçte ikisinin ülkemizin yalnızca bir bölgesinden olması kaygılarımızı arttırmaktadır. Diğer şehirlerdeki tablo da benzer sonuçları ortaya çıkarmaktadır. Bu durum, Alevi örgütü tabanı arasında ciddi bir rahatsızlık oluşturduğu gibi, toplumun beklentisi olan Alevi adayların göz ardı edilmesi kabullenemez bir durumdur. Alevi Kültür Dernekleri olarak ‘imtiyaz’ değil, hakkaniyet istiyoruz. Seçimleri almak ve iktidarı kazanmak dengeleri gözetmeyi gerektiriyorsa, sağdan gelen adaylara gösterilen hassasiyet kadar bir hassasiyetin Alevilere gösterilmesini beklemek de doğal ve anlaşılır olmalıdır. Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Gaziantep, Mersin, Antalya, Bursa, Aydın gibi Alevilerin çok yoğun yaşadığı bölgelerde Alevileri yalnızca seçmen olarak değil, ilçe belediye başkanlıklarında ve belediye meclis üyeliklerinde, yani karar mekanizmalarında da görmek istiyoruz”.
CHP karıştı. Metropollerde önemli merkezlerin adayları açıklanınca, parti tabanının ne denli hayal kırıklığına uğradığını, gösteriye dönüşen tepkiler olduğunu gördük. Kimi CHP’liler gözleri yaşlı şikâyet etmeye başladılar. Neymiş efendim itirazları? Bazıları, “Parti yönetiminin gösterdiği bu tutum sosyal demokrat bir partiye uymuyor!” diyerek tepkisini dile getiriyor. Daha saf olanlarsa, bu sonucun “bir yöntem sorunu” olduğunu iddia ediyor.
Aslında bunların hiçbiri değil!
Sakin olun. Sorun, ne yöntem sorunudur, ne de başka bir şey! Aslında, bu bir karakter sorunudur. Şu anda CHP’nin karakterine tam da uygun bir sonuçla karşı karşıya bulunmaktayız.
Öncelikle bir şeyi vurgulamadan geçmeyelim: CHP’nin, ne sosyallikle, ne de demokratlıkla ilgisi bulunmadığı kaç kez yazıldı, söylendi. Bazı düşünmeyen fakat “inananların” ısrarla vurgulamaya çalıştığı tarihsel geçmişiyle de, herkesin gözünü kör eden oklarından başka hiçbir ilişkisi kalmış değil. Ancak, biz ne dersek diyelim, sosyal demokrasinin Avrupa’da tarih boyu yüklendiği görevi Türkiye’de üstlenmiş ve bunu başarıyla gerçekleştirmekte olan bir parti olduğu da açık.
Nitekim...
Böylesi çalkantılı bir siyasal ortamda... sadece CHP üyelerinin değil, giderek çoğalan sayıda seçmenin, önce belediyeler düzeyinde AKP’ye ağır bir darbe vurmak, ardından da onu iktidardan alaşağı etmek kararlılığı gösterdiği seçimler öncesinde... Haziran ayaklanmasında sesini yükselten yığınlarla birlikte, giderek daha artan sayıda yurttaşın sola evrilmeye başladığı bir dönemde... CHP’nin her seçim öncesi yaptığı gibi, çoğu sol eğilimli seçmeni “Oylarınız boşa gider sonra ha!” şantajı altına alarak, kısmen aldatmayı başardığı koşullarda...
Kısacası, tam da sosyal demokrasinin ana görevini yapma vaktinin geldiği bir andır bu!
Ve şimdi CHP için, sosyal demokrasinin tarih boyunca Avrupa’da gerçekleştirdiği görevi Türkiye’de yerine getirme vakti gelmiş bulunmaktadır: Tabandan yükselen muhalefeti etkisizleştirmek... sola evrilen yığınları hayal kırıklığına uğratmak... böylece sadece AKP iktidarına değil, düzene karşı da bilinçlenmeye başlayan yığınlarda küskünlük yaratmak... onları hakim sınıfların çoktan içini boşalttığı “adalet”, “eşitlik”, “özgürlük” kavramlarının bile gerisine taşımak... emekçi yığınları, bu düzenin değiştirilebileceği konusunda bir kez daha umutsuzluğa, çaresizliğe sürüklemek!
Aslında bugünü beklemeye hiç de gerek yoktu.
ABD’ye yüz sürme çabalarıyla başlayan, tarikatlara ve cemaat denilen çetelere yanaşarak devam eden sürecin sonu bundan başka bir şey olabilir miydi? “Kamuoyu araştırması”, “yoklama”, “anket” vb. virajlardan sonra, tabandaki üye ve seçmenlerinin beklentisinin tersine, soldan uzaklaşıp, sağa meyleden adayları getirip önlerine dayatacağını önceden bilmek için müneccim olmak gerekmiyordu.
Dahası da var ve asıl felâket de burada yatmaktadır:
CHP önce Haziran’da, sonra da özellikle 17 Aralık’tan bu yana, karakterine uygun olarak tarihsel görevini yerine getiriyor:
Hiçbir meşruiyeti kalmamış olan AKP hükümetini tanımaya devam ederek ona meşruiyet yamama görevini görüyor!
Ülkede çoktan bir parti devleti kurmuş olan Tayyip ve şürekâsının bununla da yetinmeyip, açık bir diktatörlük için daha ileri önlemler aldığı bir ortamda, AKP’lilerle birlikte yasama çalışması yaparak, çoktan yitirdikleri meşruiyeti hem ülke içinde hem de dünya kamuoyu gözünde onlara iade ediyor. Böylece, “AKP devleti”ni gerektiğinde uçan tekmelerle savunmakta olan haydut taifesini muhatap alarak tarihsel bir suç işliyor.
Bu halk, eğer kendisi de paralelden biri olan Tayyip’i ve paralel Gülen çetesini kısa süre içinde ve aynı zamanda iktidardan alaşağı edemezse, tüm olacakların, bunların ülkemizin başına örecekleri çorabın tarihsel sorumluluğunun önemli bir kısmı CHP’nin hesabına yazılacaktır!
* * *
İşin bence en üzücü yanı, CHP saflarında halen iyi niyetli, dürüst ve bu partiden umudunu yitirmemiş adayların ve seçmenlerin bulunuyor olmasıdır.
Biz komünistler, ne yazık ki, tüm gücümüzle değiştirmeye çalıştığımız bu gerçekle bir süre daha yaşamak zorundayız.
CHP’nin gerçek karakterini anlamamakta, ondan umudunu yitirmemekte inat edenlere gelince... onlara da bir Çin atasözünü aktarayım:
“Akıllı insanlar kendi deneylerinden ders çıkarır; bilge olanlarsa, başkalarının...”
Kafa tokuşturmak bizim kültürümüzde var mı? İşçiler niye kafa tokuşturur?
Kurtuluş Kılçer
Büyük bir ihtimalle siz de karşılaşmışsınızdır, kafa tokuşturan insanlarla. Kadınlarda çok görmedim, o yüzden erkeklerin kafa tokuşturmasını demem daha doğru olacak. Neredeyse bugün hepimize normal gelen bu davranış ya da selamlama biçimi hakkında hepimizin düşünmesi gerekmez mi? Neden insanlar kafa tokuştururlar? Kafaların hafif yana eğilip çapraz bir biçimde hayvanların boynuz yerlerine denk gelen alın noktalarını birbirine dokundurarak selamlaşmanın ters bir tarafı yok mu sizce?
Bugün yaygınlık açısından baktığınızda yok gibi gelebilir bize. Ancak geçmişimize, gündelik yaşamımızın tarihine, kültürel tarihimize ve geleneklerimize baktığımızda kafa tokuşturmak hiç de normal değil. Ortada ciddi bir terslik ve yanlışlık var.
Bugün kafa tokuşturanlar, başta, daha çok miliyetçi-ülkücü kesimlerdi. Şimdi ise neredeyse bu milliyetçi kesimleri de kapsayan bir biçimde muhafazakar erkeklerin çoğunda görülüyor. El sıkışmadan sonra yanakların yan yana değmesini sağlayarak öpmeye çalışmak yerine alınları çapraz birbirine dokundurarak, yani tokuşturarak, ortaya çıkan bu selamlama biçimi büyük bir köksüzlüğün ta kendisi. Hem de büyük bir köksüzlük ve kültürsüzlük durumu.
Hatta insana yabancı bir durum.
Şimdi buna biraz bakalım. Öpmek mi tokuşturmak mı? Gerçekten de bizim kültürümüzde, köklerimizde ve insanlığımızda kafa tokuşturmanın bir yeri var mı? Hele hele kafa tokuşturma bugün milliyetçi-muhafazakar kesimler tarafından bir davranış kalıbı haline getirilmişse bu durum daha da ilginç oluyor.
Biz insanlar, öperiz. Öpmeden, öpülmekten hoşlanırız. Tek başına Türkiye insanı değil Franszılar da, Yunanlılar da böyledir. Belki de bütün Akdenizliler. Öpmek, tıpkı dokunmak, koklamak, bakmak, gülümsemek gibi... Bunlar da insani davranışlar ve bunları da sevgi belirtirken kullanırız.
Konuyu dağıtmayalım, Türkler ya da Kürtler daha doğrusu Balkanlar-Kafkaslar-Ortadoğu halkları söz konusu olunca öpmek daha da değerli hale geliyor bizler için. Biz öperiz, öpmek bizim insanlara saygı ve sevgimizde gösterdiğimiz büyük bir davranış biçimidir. Türkülerimizde, deyimlerimizde, kültürümüzde ve göreneklerimizde öpmenin büyük bir yeri vardır. Öpmek derken, kelimenin gerçek ve saf anlamıyla öpmekten bahsediyorum, her hangi bir benzetme ya da anlam yüklemesi hiç yapmıyorum.
Biz öperiz.
Örneğin, ellerinden öperiz. Bu bir deyim, saygı göstermek istediğimizde kullanırız. Küçükler büyüklerin ellerinden öperler, bayramlarda, vedalaşırken, yeniden kavuşunca, af dilerken. Bir de alnımıza koyarız. Büyüklerimizin elini öpüp, ellerini alnımıza götürüp bir de oraya dokundururuz.
Ekmeği de öper, alnımıza götürür, yerden kaldırırız. Bizim insanımız bayrağı da öper, örneğin Kuran-ı Kerimi de. Kutsal saydığımız, aziz gördüğümüz, saygı gösterdiğmiz, önünde eğildiğimiz olguları, insanları, değerleri, kavramları öperiz. Bundan gocunmayız.
Kadınlarımız birbirinin elini öper. Daha doğrusu küçük büyüğün. Hatta elinin üstünü değil tersine avuç içi öpülür, sonra iki ya da üç kere kadınlar yanaklarından birbirlerini öpmeye çalışır. Kadim Anadolu kültürünün bir gerçeği değil midir bu? Nasıl görmezden gelebiliriz?
Biz öperiz. Saygı ve sevgimizi ifade ederken...
Örneğin büyükler küçüklerin ellerinden öperken, büyükler de küçüklerin gözlerinden öper. Gözlerinden öperim deyimi tek başına bir mektup kalıbı değildir. Büyüklerin, kendinden küçüklere hürmet, sevgi ve muhabbetinden başka ne olabilir ki? Gözlerinden öperiz biz çocuklarımızın, torunlarımızın, yeğenlerimizin ve bebeklerimizin...
Biz öperiz. Saygımızı ve sevgimizi göstermenin yanında takdirimizi sunarken de...
Örneğin, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperken, takdir ettiğimiz insanları alınlarından öperiz. Alın karışlamak da vardır bizde. Alın şeref, onur, yücelik, doğruluk, dürüstlük gibi niteliklerle anıla gelmiştir. Alnı açık başı dik yürürüz örneğin. Yalana, yolsuzluğa, günaha, suça bulaşmamışsak... Başarılı insanın, fedakar insanın, iyilik yapanın, kahraman olanın alnından öperiz. Öpmek, tek başına cinsel bir kelime değildir, tam da burada geçtiği gibi saygının, onur duymanın, gururlanmanın, tebrik etmenin, takdir etmenin de yoludur.
Biz öperiz. Saygımızı, sevgimizi, takdirimizi sunarken öptüğümüz gibi aşkımızı göstermenin de en büyük yolu öpmekten geçer.
Örneğin, bebeğimizin, yavrumuzun yanaklarından öperiz. Hatta bir Türksen örneğin bir Alman değilsen (Alman arkadaşlarım kızmasın kültürel bir olgudan bahsediyorum) çocuğunu koklayıp ısırırsın, bırakın yanağını, boynundan, ayaklarından, ellerinden göbüşünden öpersin. Kahkahalarla güldürürsün yavrunu. Bundan daha büyük bir mutluluk yoktur bizim için. İster baba, ister anne ol. İstersen akrabalığın olmasın, biz de çocuk böyle sevilir, doya doya, coşkuyla ama hepsinden önemlisi öperek!
Örneğin, biz sevgilimizi de öperiz. Sevgilimizi yanağından öpmeyi bırakın, yarimizi dudağından öperiz. Hatta öpmenin en özelidir bu. Kimseyle paylaşmayız! Namus, bu topraklarda cinayet sebebidir; doğru ya da yanlış, namusumuz öpmektir!
Biz öperiz. Sevgimizi, saygımızı, takdirimizi sunduğumuz gibi korkarken de, boyun eğerken de, diz çöküp yalvarırken de ve hatta medet umarken de yani çaresiz kaldığımızda da öperiz. Korkudan öperiz, ancak öpmekten korkmayız!
Örneğin, elini ayağını öperiz çaresiz kaldığımızda ya da af dilediğimizde. Kulun kölen olayım demektir bu, çaresiz bir insanın bir insana yalvarmasıdır. Kötüdür, aşağılıkçadır ama gerçektir. Efendisinin elini ayağını öpen ne kadar çok insan olmuştur bu dünyada. Hegel'in köle-efendi diyalektiğinden değil bizim Anadolu insanından bahsediyorum. Eteğini öptük yıllardır padişahların. Ezildik, sömürüldük, kulluk ettik padişahlara kadılara... Eteklerini öperken padişahların insanın insana kulluğuna lanet ettik.
Örneğin eşikler öperiz medet umarken velilerden, azizlerden, türbelerden, dedelerden, babalardan. Çaresiz insanımızın hastalıktan, işsizlikten, yoksulluktan, evlatsızlıktan ne bileyim yalnızlıktan kurtulmak için dileğidir bu. Bu tür batıl ve yanlış inançlar olsa bile kültürel ve inançsal bu değerleri görmezden gelebilir miyiz?
Biz öperiz. Öpmekten, öpülmekten ürkmeyiz. Öpmek bize yabancı değil tersine binlerce yıllık geçmişimizin, kültürümüzün, göreneklerimizin bir parçası. Deyimlerimizden gündelik davranışlarımıza kadar öpmenin çok doğal olduğunu biliriz.
Tıpkı kafa tokuşturmak gibi. O da doğaldır. Ama insanlar değil, tersine koçlar kafa tokuşturur, geyikler kafa tokuşturur, keçiler kafa tokuşturur bir de boğalar. İnsanlar öper.
Boynuz büyüklük gösterir, küçük bir kuzunun ya da yavru geyiğin boynuzu yoktur, büyüdükçe gelişir, hayatta kalmanın aracıdır bir de doğal seçilimin.
Ala geyik ne boynuzun sallarsın demişler, türkü yakanlar. Koçları süslemiş kafa tokuşturmuşlar kış aylarında Anadolu köylüsü. Kınalar yakmış. Boğaların kafa tokuşturmasını izlemişler Karadeniz yaylalarında. Süslemişler heybetli görünsün diye! İnsanların kafa tokuşturmasına dair ne bir türkü ne de bir gelenek görürsünüz. Bulamazsınız!
Kimler kafa tokuşturur diye sormuştuk ve bundan daha önemlisi niye kafa kafa tokuşturur insan? Milliyetçi ya da muhafazakar bir toplumsal yapının erkeklerinin kafa tokuşturması bir vaka. Sanırım cinsel tercihlere dair bir korku var ortada. Erkek erkeğe yanaktan öpmenin "ibnelik"* olacağını düşünmek ya da akla getirmek! Bu nasıl bir şey?!
Milliyetçi-muhafazakar bir ideolojinin bu ülkeye dayattığı gayri yerli, gayri tarihi ve gayri insani bu davranış biçimini içimize sindirebilir miyiz? Yıllırdır solun bu ülkeye yabancı olduğunu söylerler. Sizce doğru mu bu söz? Milliyetçilik ya da muhafazarlık halkın değerlerine bu kadar zıt ve bu kadar köksüz bir davranış kalıbını dayatırken "halkın değerlerine saygılı" saptaması nasıl mümkün olabilir? Tersine, ülkemizin tarihine ve kültürüne o kadar yabancı ki. Kafa tokuşturmak bizim kültürümüzde yoktur. İnsanların doğal bir davranışı ise hiç değildir. Çünkü biz insanların boynuzu yoktur!
İnsanlar öper. Biz öperiz. Öpmekten korkmayız, çekinmeyiz. Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden, başarılı arkadaşımızın alnından, yavrumuzun yanağından, sevgilimizin dudağından öpmeye devam edeceğiz.
Kimsenin elini ayağını, eteğini ise öpmeyeceğiz! Bir de kafa asla tokuşturmayacağız!
*İnsanların cinsel yönelimine saygım var. Buradaki kelimeyi meseleyi etkili anlatmak için kullandım. Başka yerlere çekilmemeli.
“Her şeyi Allah’a anlatacağım!’’ Bu cümle Suriye’’de akıl almaz yöntemlerle katledilen çocuklardan birinin söylediği son söz! Bir çocuğa bu sözü söyleten, zalimler katliamı artırdıkça, mazlumların sığınacağı bir tek “Allah’ı’n’ kalması! Bir çocuk bu sözü söyleyebilecek bilgelik düzeyine ulaştıysa orada yaşanan zulüm ve katliamın boyutunu düşünmek mümkün mü?
Tamamen silahsız, savunmasız ve çaresiz olan insanlara saldıran El Kaide, El Nusra’nın katliamcı kan emicileri kan dondurucu yöntemler kullanıyorlar. Kesmek, yakmak, tecavüz etmek, işkence ile öldürmek... Bu katil sürüsünün yöntemleri Maraş, Çorum, Madımak’taki kan emici katillerin kullandığı yönteme ne kadar da benziyor değil mi? Maraş’ta canilerin katliam sırasında neler yaptığını anlatmaya insanın dili varmıyor, utanıyor insan. Üç yıl önce Çorum’da katıldığım bir etkinlikte konuşmacı olan dönemin savcısı “Katledilen insanların vücutlarında kızgın demirle dağlanmış bir partinin baş harfleri vardı. Bunu ibreti alem olsun diye yapmışlardı!’’ dedi. Hangi parti olduğunu söylemedi ama bu kadar aleni bir şeyi söylese ne olur söylemese ne olur? Yine Madımak’ta yapılanları bilmeyenimiz yoktur. Türkiye’de katliam yapanlarla Suriye’de katliam yapanlar her yönden akrabadır. Yöntem, zihniyet, uygulama, niyet, davranış vs. hepsi aynı. Bu çarpıcı gerçek ortadayken, katliamın adına “Savaş’’ diyenlerin ya aklından zoru var ya da katliamdan bir çıkarı var.
Savaş, topu, tüfeği, silahı ve bu silahları kullanma becerisine sahip düzenli ve eğitimli güçleri olan taraflar arasında olur. Suriye’deki Türkmen ve Arap Alevilerin savaşacak silahı da, ordusu da yoktur! Kürt Halkı Rojava’da mazlum halklara ve yeni yüzyıla örnek olabilecek bir örgütlenmenin ve yaşamın temellerini atarken 30 yıllık birikimin olanaklarından yararlanıyor! Ama Rojava dışında kalan Türkmen ve Arap Aleviler tamamen savunmasız ve açık hedef durumunda.
On gün önce Ankara’da derneğimizin cemevine sığınan Suriyeli mültecilerle konuştum. Mülteciler çok perişan bir haldeydi. Cemevimizin yöneticileri ve cemevine gelen canlar onlara gereken her türlü yardımı yaptı. Uzunca bir sohbetimiz oldu mülteci canlarla. Kürtçe (Kurmancî) konuştuk. Sohbetimizin sonunda adı Lokman olan mülteci can “Kaç gündür Türkiye’deyiz bu şekilde bir konuşmamız olmadı’’ diyerek sevincini ve memnuniyetini ifade etti. Halep’e bağlı bir kasabadandı bu canlar. O bölgedeki “Tek Kürt, Alevi yerleşim yeriymiş.’’ Canlar Üryan Xızır Ocağı talipleri. Üryan Xızır Ocağı pirleri Adıyaman’ın Çelikhan İlçesine bağlı Bulam kasabasındaki Büyükşahin’lerdir. Pir ocağı olan Üryan Xızır Ocağı’nın mürşit ocağı Avuçan Ocağıdır. Lokman ve Ali cana ocaklarını, ocak zadelerini anlattım, Kürtçenin Kurmancî lehçesinde gayet güzel anlaştık. Büyük bir dikkat ve saygı ile dinlediler. Hele “Ben de Avuçan Ocağındanım.’’ Dediğimde yaşadıkları duyguyu, yüzlerindeki ifadeyi anlatamam. İkrarlı, müsahipli, görgü ve sorgudan geçen yolun hakiki yolcusuydu mülteci canlar. Lokman can cemlerde zakirlik hizmetini, Ali can da gözcülük hizmetini yürütüyormuş. “Bir gün sizin oralara geleceğim!’’ dedim. (Ki mutlaka gideceğim.) Mülteci canlar Rojava’ya gitmek üzere Ankara’dan ayrıldılar. Umarım yaşamsal bir tehlikeye uğramadan Rojava’ya geçerler.
Bu insanlara kıyanın dini, imanı, vicdanı olamaz! Paranoyak emelleri için kadim kutsal değerleri kullanan, dinleri tekeline alan ve “Allah adına’’ katliam yapanlar için din silah, iman mermi, ibadet de katliamdır.
Suriye’de gözü dönmüş katilleri yöneten, yönlendiren, silah ve mühimmat veren güçlerden biri de AKP hükümetidir. Türkiye’den giden tırlar dolusu silah ve patlayıcı ile Suriye’deki mazlum insanlara kıyılıyor.
ABD, AB, AKP... Bu katliamı izleyen, sesiz kalan ve perde arkasından yöneten güçlerdir. Aslında Başbakan perde arkasından da yapmıyor, aleni bir şekilde destek veriyor. “Esad rejimi karşıtılığı’’ üzerinden politika yürüten Başbakan katliamın yarattığı vahşet tablosunu hiç mi hiç görmüyor?! Hükümetin “Bolu’da, Tokat’ta eğitip’’ lüks otellerde misafir ettiği katil sürüsü için öldürmek, tecavüz etmek meslek haline gelmiş.
Bu katliam karşısında insani, vicdani, hukuki, siyasi sorumluluklarımız var. Bunları yerine getirmek ibadet kabilindendir. Daha fazla masum insan kanı akmadan, yaşamını yitirmeden önce ermişlerin diliyle “Her şeyi Allah’a anlatacağım!’’ diyen Suriyeli çocuğun sesine kulak vermek ve harekete geçmek gerekir. Vicdanı, imanı, dermanı ve sevgisi olanlar, gelin Suriye sınırına yürüyelim!..