RIZA DEDE
Bir Özyaşam Denemesi
Ağcaşar’ın üç mezarlığı vardır. Mezarlardan en büyüğü ve en eskisi köyün girişindedir. İğdemlik’in tepesine tırmandıktan sonra sabah güneşi ışınlarıyla ilk bu mezarları okşar. Afşin’den binbir kıvrımla gelen toprak yol bu mezarlığı ikiye bölerek tam ortasından geçerek köye ulaşır. Mezarlığın üst tarafında bulunan mezarlar köyün en eski bostanına bitişiktir. İçinde ise köyün ilk yıllarında dikilmiş, binlerce koluyla köye her gelene hoş geldin diyen, bereketini ve serinliğini esirgemeyen heybetli bir ceviz ağacı vardır. Rıza Dede yarım asırdır bu cevizin koynunda yatar ve belki de her köye gelişimizde bize ilk selam veren, bizi koruyan O’dur...
Köpek ve Silah Hikayesi
Rıza Dede 1870 yılında Dersim’in Pertek ilçesinin Kara Veliler mezrasında Molla Veli ve Senem Ana’nın üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelir. Rıza Dede de diğer yöre çocukları gibi köyde yapılması gereken işleri yaparak büyür. İyi bir din bilgini olan babası Molla Veli’den Arapça okuma yazma öğrenerek kendisini geliştirir. Yirmi yaşlarında kendi aşiretinden (Pilvenk) Elif Ana’yla evlenir.
Osmanlının feodal yapısı, yönetim şekli ve Dersim’e bakış açısı Rıza Dede’yi ve Seyit olan ailesini doğrudan etkiler. Molla Veli dini kişiliğinden dolayı sürekli Osmanlı adına orada olan sunni kökenli beyler tarafından potansiyel suçlu olarak görüldüğü için, aile üzerinde sürekli bir baskı vardır. Bir gün, Osmanlı adına bölgeye hakim olan ve Elazığ’da oturan Çarsancak beylerinden Sezai Bey ile Molla Veli arasında bir sürtüşme olur.
Molla Veli’nin çevrede de bilinen bir çift cins köpeği vardır. Sezai Bey bir gün Molla Veli’ye haber gönderir, köpekleri istetir. Molla Veli, Bu gün benden köpeklerimi isteyen, yarın da başka bir şey ister. Bu istemenin sonu yok, diye düşünür ve beyin isteğini geri çevirir. Sezai Bey’e de, “Benim evim dağ başında. Köpekler bana daha çok lazım. Sezai Bey’in kapısında bir sürü iti var. Benimkiler olmasa da olur!” şeklinde bir haber gönderir. Sezai Bey’in köpekleri istemesinin sebebi Molla Veli üzerinde gücünü göstermektir. Molla Veli bölgenin dini lideri, Sezai Bey Osmanlı’nın bölgedeki gücüdür. Molla Veli köpekleri beye göndermez, fakat beyden de her an olumsuz bir karşılık gelmesini bekler. Molla Veli bu olaydan sonra yine taliplerine gezmeye gider. Eve döndüğünde evde kapıya asılı bir silah görür. Eşi Senem’e bu silahın kime ait olduğunu sorar. O da Hüseyin’in, der. Molla Veli oğlu Hüseyin’i çağırarak, “Oğlum bu nedir... Bunu niye aldın?” -Hüseyin Dede: “ Sezai Bey’in adamlarının bize bir kötülük yapacaklarını duydum. Ben de eğer böyle bir şey olursa kendimizi korumak için aldım,” diye cevap verir. Molla Veli kara kara düşünür... Ya bey, çocuklarına bir zarar verecek, ya da çocukları bu olayda istenmeyen bir belaya girecekler. Tam bu dönemde ünlü Hamidiye alayları kurulur. Molla Veli bu alayların doğuda dini azınlıklara karşı militarist bir güç olarak kullanılacağını sezdiği için, (Bu alaylara sadece bölgedeki şafi Kürtler alınır!) Ben daha sağ iken, ailemi bu ateş çemberinin içinden kurtarmalıyım, diye düşünür ve Sarız bölgesindeki taliplerine yer almaları için para gönderir. Çocuklarına da bölgeyi terk etmelerini vasiyet eder. (Benim evime şeytanı koydunuz... anlayışı bana pek mantıklı gelmediği gibi gelişen olayları bütünüyle açıklaması açısındanda yetersiz kalıyor. Çünkü öyle olsa Hüseyin Dede Ağcaşar’a geldiğinde silah almazdı. Rıza Dede’nin de evinde silah hep vardır. Burada, silahı almaktan ziyade silahı almaya zorlayan sebepler önemlidir aslında. Silah vahşi hayvanlardan korunmak için alınmışsa anlamı farklıdır. Ama bir ağaya veya bir beye karşı alınmışsa, silah sahibinin başına dert açabilir. Molla Veli de silahtan çok kullanım amacından endişelenmiştir.) Molla Veli 1894 tarihinde Ağcaşar’a göç edemeden hakka yürür.
Ağcaşar’a Göç, 1. Dünya Savaşı Yılları ve Erzincan Alayı
Babasının ölümünün hemen ardından, vasiyeti üzerine bir bahar ayında, bütün doğa yeşile boyanmışken Rıza Dede, altı kardeşi, iki gelin, anası ve çocuklarla birlikte güneye doğru yola koyulur. Haftalar süren, tehlikelerle dolu, yorucu bir yolculuktan sonra kendi aşiretlerinden kimsenin yaşamadığı Ağcaşar’a gelirler. O yıllarda Kepez ve İğdemlik mezraları, Gözpınar ve Kötüre köylerinde kimse yoktur. Ağcaşar’da o ilk yıllar toplam 3 aile ( 4 erkek bir kız olmak üzere bir Şadili aile, Rıza Dedenin ailesi, talipleri ve aynı zamanda Şadililerin yeğeni olan Ali Kullo’nun ailesi) vardır.
Köyde, Nişanat’lı Osman isminde bir kişiye ve Ermeniler’e ait ağılların dışında ev yoktur. Köy alabidiğine ormanlıktır. Sapadır. Issızdır, alışması zordur! Rıza Dede ve ailesi beş yıl sonra, dayanamayıp geri Dersim’e göçmeye karar verirler. Memleket özlemi, aşiret-eş-dost-akraba hasreti ağır basar, baba vasiyeti unutulur. Ölüm dahil, her şey göze alınır. Zorlu bir yolculuk için başlar büyük telaşla birlikte yoğun bir hazırlık. Katırlar yorgan-döşekle, kap-kacakla yüklenir. Yolda yetecek kadar erzak alınır, bebeler sırtlanılır. Ve yine bir bahar, sabah erkenden Dersim’e dönmek üzere düşerler yola. Ama bu sefer dönüş Kara Velilere değil, Sürgüç köyünedir. Sürgüç’te 4-5 yıl kalırlar. Buradaki siyasi koşulların ağırlaşmış ve yaşamanın daha da güçleşmiş olduğunu görürler. Bir gece beyin adamları evlerinin etrafını sarar. Olayı fark eden Ana Senem dışarı çıkar ve komşuları yardıma çağırır. Bu olaydan sonra Rıza Dede ve kardeşleri Dersim bölgesinde kalmanın olanaksızlaştığını anlarlar ve annelerinin de ısrarıyla 1904 yılında tekrar Ağcaşar’a dönerler.
Ağcaşar’a ikinci gelişlerinde Rıza Dede 34-35 yaşlarındadır ve dört kız çocuğu vardır. Ağcaşar’a kesin yerleşme kararıyla birlikte Rıza Dede, 1986 yılında yıkılan, kaledeki büyük evi, eski temeli üstüne dayısı (belki de dayısının oğlu), Sarız-Dallıkavaklı duvar ustası Hale Reco’ya yaptırır. Bir yıl sonra Rıza Dedenin ilk oğlu olur. Dört kız çocuğundan sonra bir oğlunun olması Rıza Dede’yi çok sevindirir. Bu oğlan çocuğundan sonra Rıza Dedenin bir kız-bir oğlan, iki çocuğu daha olur. Ama bu yıllar seferberlik yılları, yokluğun, hastalığın kol gezdiği yıllardır. 1912 yılında Rıza Dede eşi, Ana Elif’i kaybeder. İki büyük kızı Fatma’yla Bese evlilerdir. Fatma, Hüseyin Dedenin oğlu Şükrü Dede’yle ve Besey de Tekepınarlı Ağuçanlı Hüseyin Dedeyle evlidir. Ancak Rıza Dedenin 3 kız ve 2 oğlan olmak üzere beş çocuğu yetim kalmışdır. Annesi daha sağdır ve torunlarına sahip çıkmasına rağmen, Rıza Dedenin iki küçük çocuğu Sultan ile Niyazi de eşinin ölümünden bir süre sonra kısa aralıklarla vefat ederler. Böylece Rıza Dede ilk evlat acısını da eşinin ölümünün ardından tadar. Bu arada 1. Dünya savaşı başlar. Birinci Dünya Savaşının Rıza Dede’nin yaşamında önemli bir yeri vardır. Rıza Dedenin iki yakını olan; biri kız kardeşi Mete Zeycan’ın eşi olan Hüseyin amca diğeri de musahibi Süleyman amca bu savaşta asker olarak Yemen’e giderler. Hüseyin amca bir daha dönmez. Çok geçmeden eşi Mete Zeycan da arkasında dört çocuk bırakarak vefat eder. Bunun üzerine kardeşler, kız kardeşlerinin birer çocuğunu yanına alırken, Rıza Dede’de bu çocuklardan biri olan Güzel amcayı yanına alır.
1. Dünya Savaşı yıllarında, Hacı Bektaş Postunda oturan Cemalettin Efendi gönüllü Alevi-Bektaşi alayını kurma çabası içindedir. Tüm Alevi ileri gelenlerine haber salar. Rıza Dede de gönüllü olarak bu alaya yazılır. Aralık 1915’de alay Erzincan’da toplanarak Ruslara karşı bir cephe oluşturur. Rıza Dede burada bir yıla yakın kalır. Bu alayda Bektaşi ozanı Sıtkı Baba gibi ilginç isim ve simalar vardır. Sıtkı Baba Cemalettin efendinin hem yaveri, hem de sadık dostudur. Rıza Dede Erzincan’da, Sıtkı Babanın yanı sıra, daha sonraları hayatında önemli bir yere sahip olan Ağuçanlı ocağından Seyit Aziz Dede ile tanışır. Aralarındaki dostluk bu yıllarda filizlenir ve gelişir.
Alaydaki bazı fikir sahibi kişiler kendi aralarında belli konuları tartışıp yorumlarlar. Bu toplantı ve tartışmalar sırasında alınan bir karar, Alevilikteki önemli rituallerden birinin değiştirilmesi sonucu, Tarıkçılar (Asacılar) ve Pençeciler olarak ikiye ayrılmasına sebep olur.
Alevilikte, cemlerde manevi anlamda kullanılan “Tarık Asası” vardır. Bu asa sonraları Anadolu’da şifa beklenen ve kutsanan bir hal alır. Cemalettin Efendi asayı kaldırır ve yerine pençeyi koyar. Yani, asayla yapılan bazı ritmik ve sembolik hareketlerin elle yapılmasına karar verilir. Fakat bu genel olarak kabul görmez. Cemalettin efendinin bu önerisine katılan ocak sahipleri Tarık Asasını teslim ederler. Cemalettin Efendi de Sıtkı Baba’ya der ki: “Bunlarla kahve pişir ve getir bize ikram et.” Sıtkı Baba da denileni yapar ve kahveyi getirir. İlk önce Cemalettin Efendi’ye ikram eder, sonrada diğer ocakzadelere. Bunun üzerine ocaklar arasında, Tarıkçılar ve Pençeciler diye iki grup oluşur. Tarıkçılar Pençecilere prot da derler. Erzincan cephesinde Cemalettin Efendi’nin askeri danışmanlığını Yüzbaşı Nuri Dersimi yapmaktadır. Nuri Dersimi o dönemde Osmanlı ordusu içinde baytar yüzbaşı rütbesiyle profesyonel askerdir. Tarık Olayı’nı, Nuri Dersimi “Hatıratım” adlı kitabında geniş bir şekilde yazmıştır. Rıza Dede, Seyit Aziz’in bu olaydan dolayı bölgeyi terk etmesi üzerine, Erzincan’dan ayrılarak Ağcaşar’a döner. Ama bu dönemde Rıza Dedenin hem Hacı Bektaş Dergahıyla, hem de Ağuçanlı Ocağı seyitlerinden Seyit Aziz’le çok yakın ve samimi ilişkileri olur.
Rıza Dede, Erzincan dönüşünden kısa bir süre sonra, yaklaşık 1917 yılında annesi Daye Senem’i kaybeder. Annesinin ölümü Rıza Dedenin hayatında önemli bir olaydır; çünkü fikrine-kararlarına güvendiği, manevi desteğini aldığı ve evdeki sorunları halleden en yakın yardımcısı artık yoktur. (Annesinin ölümünden sonra bu desteği musahibi Ape Süleyman’ın eşi Ana Elif verir.) Annesinin ölümü yetmezmiş gibi hemen ardından iki büyük kızı Fatma ile Besse’yi kısa aralıklarla kaybeder. Bu zor günlerinde, başta Hüseyin Dede olmak üzere tüm kardeşleri ve yakın çevresi Rıza Dedeye destek olur.
Birinci Dünya Savaşı’nda, Çarlık Rusya’sının doğuyu işgali sırasında, Rıza Dedenin ve kardeşlerinin talipleri olan, Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Lorik köyünden 7-8 aile taşınabilir tüm eşyaları ve hayvanlarıyla birlikte Ağcaşar’a gelip dedelerine sığınırlar. Gelen sığınmacıları Rıza Dede ve kardeşleri, her biri bir aileyi yanlarına alarak, bir yıla yakın konuk ederler. Ruslar geri çekilince zorunlu konuklar tekrar eşyalarıyla birlikte dönüp köylerine giderler. Bu insanlar Ağcaşar’ı, Ağcaşarlıları unutmazlar ve daha sonraki yılllarda ziyaret amaçlı gelip giderler.
Ağcaşar, Çevre Köyler ve Saygınlık
Rıza Dede Ağcaşar’a geldikten sonra çevre köylerle diyaloglarını barışçıl bir temele oturtup komşuluk ilişkilerini bu doğrultuda geliştirir. Barışçı yaklaşımı kısa zamanda olumlu etkisini gösterir. Gerek Yazı köylüler ile, gerekse Kızılcıklı ve Nişanatlılarla ilişkilerini geliştirir, bölgede hatırı sayılır ve dikkate alınır bir kişilik olur. Bu, hem Afşin’de, hem de Göksun’da alevi toplumu içinde olumlu yankı bulur. Ağcaşar köyü, Hüseyin ve Rıza Dedenin öncülüğünde, diğer kardeş ve komşularının samimi ve yoğun desteğiyle çevrede hatırı sayılır, tutarlı, güvenilir, dahası ahlaki açıdan ciddiye alınan bir köy olur.
Çevre insanı için Ağcaşar’ın özelliği herşeyden önce barışdan, hoşgörüden, insanlara duyulan saygı ve verilen değerden (Hümanizm) kaynaklanır. Rıza Dede, Ağcaşar’da tarımın gelişimesi için ilk örnek çalışmaları yapar. Köyde ceviz ağacını, memleketi Dersim’den edindiği bilgilerin ve deneyimlerin birikimiyle ilk olarak Rıza Dede diker. Aşağı mahalledeki çeşmenin alt tarafında bulunan iki büyük ceviz, o dönemlerden kalma, en yaşlı iki cevizdir. Daha sonra buraya bir bahçe diker. Hayvancılıkda çok iyi bir yem bitkisi olan yoncayı yine Rıza Dede bu bölgeye getirir. Tüm bunları, Dersim’den getirdiği, çok sevdiği ve manevi oğlu gibi gördüğü Mehmet (Bozkurt) amcanın yardımlarıyla gerçekleştirir. Mehmet amca evlenir ve kısa bir süre sonra askere gider. Askerlikten döndükten sonra eşinin geri babasının evine Dersim’e gittiğini öğrenir. Bu sefer Rıza Dede, Mehmet amcayı yeğeni Mete Selvi ile evlendirir. Mehmet amcanın evi ile Rıza Dedenin evi kardeş evleri kadar birbirine yakındır.
Asker Kaçakları ve Makas Hikayesi
Birinci Dünya Savaşı biter. Osmanlı savaşta yenilir, ordu dağılır. Yokluk, kıtlık Anadolu’da kol gezer. Açlıktan süpürge sapının yendiği bu yıllarda Rıza Dedenin evi ve sofrası herkese açıktır. Sıcak savaş biter ama tradejiler devam eder.
Bir yaz günü bahçelere silahlarıyla birlikte Yemen’den yola çıkan, Konya-Karaman bölgesinden 10-15 asker kaçağı gelir. Sonradan bunların, askeri birlikleri dağıldıktan sonra kendi başlarının çaresine bakmaları sonunda asker kaçağı durumuna düşen kişiler olduğu anlaşılır. Askerler köylülerden gıda yardımı isterler ve aldıkları yiyecekleri, Kepezin batısında, Kızılcık’a giden yolun solundaki büyük kavak ağaçlarının altında yedikten sonra gölgesinde istirahate çekilirler. Bu sırada Sarız-İnce Mağara’da oturan Gongolu Cafer Ağa’nın akrabası Yüzbaşı Ramiz tüm yurt çapındaki asker kaçaklarını yakalamak, silahlarını toplamak ve yeni bir ordu kurmak için bölgeyi gezmektedir. Kızılcık’ada uğrar ve yanındaki iki erle birlikte Ağcaşar üzerinden Afşin’e geçmek isterken, yol kenarında silahları ile birlikte askerleri görür. Yüzbaşı Ramiz bu askerlere müdahale etmeyi, ama iki askerle bu işin başarılı olamayacağının bilincindedir. Yardım istemek için askerin bir tanesini Kızılcık Muhtarına gönderir ve kendisi diğer askerle birlikte Kepez’e gelir. O dönemde orada bekçi olan Hasan Gökkaya (İbiş Hasan) ile birlikte Ağcaşar’da bulunan ve muhtar olan Hüseyin Dedenin yanına gelirler. Hüseyin Dede o gün köyde yoktur. Bunun üzerine Rıza Dedeye uğrayıp, durumu anlattıktan sonra ondan yardım isterler. Rıza Dede bu işe karşı olduğunu ama, yardımı askerlerin hiçbir şekilde öldürülmemesi şartıyla kabul edeceğini söyler. Ramiz Bey: “Tamam, ama söz veremem. Çünkü onlar karşı koyarlarsa gerekeni yapmak zorundayım!” der. Bunun üzerine Rıza Dede yardıma pek yanaşmak istemesede köyün resmi kır bekçisi olan İbiş Hasan’la, muhtarın büyük oğlu Şükrü Dede Yüzbaşıyla gitmek zorunda kalırlar. Kızılcık’tan yardıma gelen kişilerle birlikte yapılan müdahalede çatışma çıkar; karşı koyan askerlerden bir kısmı öldürülür, bir kısmı yaralı ele geçirilir ve bir kısmı da kaçmayı başarırlar. Ölü ve yaralılarla birlikte ele geçirilen silahlar Kızılcık’tan gelen kağnı arabalarına yüklenilerek Göksün’e götürülür. Bu kanlı olaydan sonra, bu bölge Kanbelen diye anılır.
Anadolu’da savaş biter, Cumhuriyet kurulur. Ağcaşarlılar, çiçeği burnunda Cumhuriyetten umutlu oldukları gibi şüphelidirlerde. Halifelik kaldırılmıştır. Ama hemen arkasından tekke ve zaviyeler kanununa göre Hacı Bektaş Dergahı da kapatılmıştır. Nasıl bir tavır takınacaklarını, nasıl bir yol izleyeceklerini kestiremezler. Ancak bu tereddüt ve kararsızlık uzun sürmez. Gerek Hacı Bektaş’daki, gerekse diğer Alevi yol büyükleriyle yapılan görüşmeler sonucunda Cumhuriyetin yeni kazanımlarından yararlanmanın yollarını ararlar. Bu durumu çevrelerine de telkin ederler. O yıllarda Ağcaşar, Çardak nahiyesine bağlıdır. Bir gün Çardak karakoluna, Rıza Dedenin dedelik yaptığı ve halkı yeni Cumhuriyete karşı kışkırttığına dair bir ihbar gelir. Karakol komutanı olayı nahiye müdürüne anlatır. Müdür, Rıza Dedeyle ilgili bilgisi olduğu için askeri yetkiliye, “Bir gidip görelim, misafiri olalım sonra gereken neyse onu yaparız!” der. Rıza Dede misafirlerini kapıda karşılar, oturup birlikte yemek yiyip sohbet ederler. Dede düşüncelerini ve dünya görüşünü anlatır. Bu sohbet gece geç saatlere kadar sürer. Sonunda karakol komutanı, “Rıza Dede madem böyle düşünüyorsun o zaman ben sana gerekli resmi izni alayım. Sen yine dedelik yapmak için taliplerini gez!” der. Rıza Dede de komutana, “Ben dedeliği senin yetki ve iznin olmadığı için yapmamazlık yapmıyorum. Ben, babam Molla Veli’den vasiyetli olduğum için yapmıyorum!” şeklinde cevap verir. Nahiye müdürü dayanamaz, komutana espirili bir şekilde, “Yahu komutan sen buraya gelirken Dedenin sakallarını kesmek için geldin, sohbetin sonunda onu Dedeliğe göndermeye çalışıyorsun!” der. Komutan da: “Vallahi, biraz daha anlatırsa, beni de yoluna talip yapacak. O zaman şaşırmayın müdürüm!” der. O gece Rıza Dedenin evinde kalırlar. Sabahada bir birlerinden dostça ayrılırlar.
Rıza Dede ikna yeteneği güçlü, inançları konusunda bilgili, birikimli, liderlik vasıfları olan, günün koşullarını iyi değerlendiren, ön sezgili ve toplumsal çıkarlar için yapılması gerekenden çekinmeyen adaletli bir insandır. Eğer öyle olmasaydı, sadece kaba güçle Ağcaşar’da tutunmak ve Ağcaşar’ı çevrede herkese kabul ettirmek sanırız öyle pekte mümkün olmazdı. Ağcaşar’da huzurlu yaşamanın yolunun, komşu köyler ile iyi geçinmek, komşu hakkını tanrı hakkı görmek ve komşularınında Ağcaşarlıların hakkını aynı şekilde görmelerini sağlamaktan geçtiğini dedelerimiz erken kavrarlar. Toplum içerisinde toplum düzenini bozacak rahatsızlıklara neden olanlara, kim olursa olsun müsamaha göstermemek, olaylar karşısında mümkün olduğu kadar tarafsız ve adaletli olmak, Ağcaşarlı olmanın farkıdır. Ağcaşar’ın çevre köylerdeki saygınlığının, ayrıcalığının en büyük paylarından birisinin Rıza Dedeye ait olduğunu söylememiz sanırız pek abartılı olmaz.
|
Sponsor Reklamlar
|