Şahsuvaroğlu
Gelin, gelin ey yarenler hacemin vasfın söylerim,
Bana buyruk böyle oldu, sanma özümden söylerim.
Veren odur, alan O, on sekiz bin âlem üste,
Çünkü divanın kendisi yapar, kime giley eylerem.
Söyleyen de odur, söylenilen de, izni olmadan,
Gönlüm içinde daima ben onun methin söylerim.
Çok dualar etmişem ben hocamin dergâhına,
Çün muradım hâsıl oldu, daha duanı neylerem.
Hüküm padişahtan geldi, Hak nahaktan seçilsin diye,
Şahsuvaroğluyam daima günahımı arz eylerem.
İZAHLAR:
Hace: ağa, ustad,
Hakimdivan: Adil mahkeme
Giley: şikâyet
AÇIKLAMASI:
Gelin, gelin, ey yarenler hacemin vasfın söylerim,
Bana buyruk böyle oldu sanma özümden söylerim.
Yarenler, yar ve eren kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş bir kelimedir. Bazı yerlerde Yaranlar olarak karşımıza çıkabilir. Muhtemelen a harfi e harfine dönüşmüştür. Yaranlar veya yarenler Hakta eriyenlere denilmiştir. Hacem ise ustat ve mürşit anlamındadır. Batini olarak ağa anlamını da taşıyabilir. Hakkı insan içinde arayıp bulan Şahsuvaroğlu gibi guyendeler Hak ve insanın bir arada buluşturan Hacem sözünü kullanmıştır.
Vasfından söylemek şaaftandır. Şaaf aşığın maşukunu gördüğünde yanaklarının kızarıp, kendinden geçtiği mutluluk ve sarhoşluk makamıdır. Çünkü seven sevdiğini gördüğü zaman kendini unutur. Sevdiği ile görüştükten sonra döndüğünde kendine yakın hissettiği arkadaşlarına, dostlarına sürekli sevdiğinden bahseder. Zira ona âşıktır ve sürekli ondan bahsetmek ister. Onunla ilgili düşüncelerini, duygularını paylaşmak ister etrafındakilerle.
Bu paylaşım huzur vericidir onun için. Bu manevi bir paylaşımdır. Birde muhtaç olan bir fakire yardım ettiğinde insanın içi huzur doluyor. Bu maddi bir paylaşımdır. İster maddi, ister manevi olsun paylaşımın lezzetine varmaktır önemli olan. Eğer kişi bu idrak seviyesine varamamışsa, ona zorla paylaşım öğretemezsin. Çünkü dünyadan vazgeçmek kolay değildir onlar için. Tıpkı acıkmış bir çocuğun biberonu sımsıkı tutması gibi onlar da dünya malına dört elle sarılmışlardır.
Şahsuvaroğlu’na buyruk gelmiş ve o da bu buyrukları yarenlere söylemek zorundadır. Burada bir konuya değinmek istiyorum. Son peygamber Muhammed Habibullah’tan sonra vahiy bitti. Fakat vahiyin bitmesi irtibatın bitmesi anlamına gelmez. Çünkü Tanrı Kuran’da “Beni çağırın ben size cevap veririm” deyerek bizleri kendisiyle görüşmeye davet etmiştir. Acaba bu görüşler ve cevap vermeler sadece Hz. Muhammed dönemine mi aitti? Yani Hz. Muhammed döneminde kim ne soracaksa sorsun, kim ne görüşecekse görüşsün daha sonra bunlar olamayacak mı demiş Tanrı?
Eğer bu böyle olsaydı tekâmülü ve Kuran’ın mucizevî bir kitap olduğunu inkâr ediyoruz demektir. İnsanoğlu Hakla kaç türlü irtibat kuruyor? Tanrıya inananların irtibatlarını şöyle sıralayabiliriz:
Hak her şeyi yaratmış ve kendi haline bırakmış. Onun kurduğu kuralların ve peygamberlerinin vasıtasıyla onun koymuş olduğu kurallara uyarak onunla irtibat halinde olanlar. Alimler meddulların ( delillerin ) vasıtasıyla dallın( delil sahibinin ) vasıtasına inananlardırlar.
Bazıları öldükten sonra cennet, cehennem ve berzaha ( iki dünya arası ) gittikten sonra o irtibata sahip olacaklarına inanırlar.
Uyku ve rüya vasıtasıyla, metafizik dünyasıyla irtibatta olduklarına inananlar var.
İlham vasıtasıyla Tanrı ile irtibatta olduklarını düşünenler var.
Kendileri istedikleri zaman Tanrı ile irtibata geçtiklerine inananlar var.
Hallacı Mansur gibi “ben ve O yoktur. Hak benim, hak bendedir, hak söylerim” diyenler de var tabii.
İrtibat şekillerini mantık, felsefe, don tayin ediyor. Vahiy Tanrıdan insana gelen haberdir. Ama vahdet-i vücut âleminde iki bir olduktan sonra vahyin nerde olduğu merak edilmelidir. Aynı konu Hz. Muhammed’in miracında da görülür. Miraçtan dönerken bir dergâha rastlar. Merak edip kapısına gider ve kapıyı çalar. İçeriden bir ses “ Kimsin?” der. Hz. Muhammed “ Ben peygamber Muhammed resullullah” der. İçeriden “ Bizim elçiye ihtiyacımız yok” derler.
Hz. Muhammed kapıdan ayrılıp geri dönerken gaipten bir ses gelir. Bu ses ona oradan ayrılmamasını, kapıyı tekrar çalmasını fakat farklı bir yanıt vermesini ister. Kapıyı çalar, içerdeki ses “ kimsin” der.
Muhammed” Ben bir fakirim, sizden biriyim” der ve kapı açılır.
Fakat Şahsuvaroğlu burada ilham seviyesinde olduğundan bahsediyor. Çünkü ona buyurmuşlar. İran ehli hak ve Alevi dünyasında genel olarak bir postnişin ve şahın yaşadığı dönemlerde hiçbir guyende „enel Hak“ dememiştir. Sahaki sistemde ve onun sultanlık piramidinde herkes kendi yârini bulup ikna olmuştur. Bu Sultan Sahak döneminde kimse „enel Hak“ diyemez anlamına gelmez tabii ki. Onlar bal arıları gibi peteğe inanmışlar ve bu bir sistem olmasından dolayıdır. Hallac-ı Mansur döneminde bu sistem - padişah, pir, yedi melek, kırklar vs. sistemi - olsaydı Hallacı Mansur da kendisini bu piramitte görür ve buna göre kendini teşhis ederdi. Bundan sonra „enel Hak“ der veya demezdi. Ama ferdi hareket ettiği için tabii ki Enel Hak demelidir.
Burada Şahsuvaroğlu da, O ve ben derken kendisi ve padişahının arasında bir hicap ve perde olduğunu değil sistemin olmasından söz ediyor. Burada özünden söylemek kendi tecrübeleridir. Yoksa nefsleri değil. Çünkü nefs ve tecrübe birbirinden farklı şeylerdir. Şahsuvaroğlu, bu benim nefsim değil, tecrübelerim de olsa bunlar Haktan gelen berat ve armağanlardır diyor.
Veren odur, alan O, on sekiz bin âlem üste,
Çünkü divanın kendisi yapar kime giley eylerem.
Veren odur alan odur derken burada alınan, verilen can ve berat ( bilgi ) olabilir. Bir padişah bir ölüye can verirken bu canın içinde bilgiyi de verir. Örneğin size biri bir bilgisayar aldığında bu bilgisayarı içine güncel programlar yüklenerek verilir. Biz burada canı bilgisayara, beratı da programa benzetebiliriz. Bu programlar içerisinde bela, mutluluk, sınav, açılmayan programlar da olabilir. Açılmayan programların anahtarını sizin bulmanız gereklidir. O verip alan on sekiz bin âlemin üzerindedir. O, on sekiz bin âlem üzerinde divan eder. Burada divan etmekle anlatılmak istenen Hakkın adalet mahkemesidir. Zira Kuran-ı Kerim Ez-Zelzal suresinde“ Fe men yemel miskalen zerretün hayrün yere” (ayet 7) ve “men yemel miskalen zerreten şerren yere” ayet "Biz bir miskal kadar iyiliğinizi de ve şerrinizi de biliriz." diye buyuruyor.
Muhakkak her insanın kederlendiği ve gamlandığı anlar vardır. Şahsuvaroğlu, diğer insanlardan şikâyetçi olabilir. Onun şikâyeti, benim malımı gasp ettiler veya bana küfür ettiler gibi maddi şeylerle ilgili değildir. O, belki de beklentisi olduğu insanlardan şikâyetçidir. Yoksa Şahsuvaroğlu felekten bile şikâyetçi değildir. Çünkü zatını biliyor, fani dünya nedir onu biliyor.
Birisi uykusunda hocasını görmüş ve ona sormuş:
Üstadım sen şimdi cennettesin değil mi?
Üstat „hayır“ cevabını vermiş. Bu cevaba şaşıran kişi sorar: ama nasıl olur sen çok iyi bir insandın. Senin cennette olman gerekmez mi?
Üstat “oğlum ben hala bir sorunun cevabını veremedim” der.
Adam daha da artmış şaşkınlıkla „nedir bu soru“ diye sorar.
Hoca anlatır: „bir gün evden dışarı çıktığımda hava bulutluydu. Bunun üzerine “şimdi oldu mu, ne bu bulut tamda ben dışarıya çıkacakken” demiştim. Bana, havaya neden hor baktın diye soruyorlar, cevap bulamıyorum“.
İşte erenler Hakta ve doğada var olandan şikâyet etmezler. Çünkü doğa olaylarından yağmur da, kar da olmalıdır. Bu doğa kurallarına sırf kendi keyfi için şikâyette bulunmak yanlıştır. Şahsuvaroğlu’nun şikâyet ettiği yer beklentisinin olduğu yerdir.
Veren odur alan O, on sekiz bin âlem üste
Çünkü divanının kendisi yapar kime giley eylerem.
Bir gün Cemde ben Şahsuvaroğlu’nun bu şiirini okurken arkadaşım “Cavit, biz bu iki âlemle baş edemiyoruz, on sekiz bin alem de nerden çıkıyor? diye sordu.
Biz âlem kelimesini bir maddi âlem, bir de batini ve manevi âlem olarak anlıyoruz. Maddi âlem kendi içinde bölümlere ayrılmıştır ve onlara da âlemler adı verilmiştir. Örneğin Hayvanlar âlemi, bitkiler âlemi vs. Bilim dünyası geliştikçe insanoğlunun ne kadar cahil olduğu ve sonsuzluğu tanımadığı ortaya çıkıyor. İnsanoğlu milyonlar, hatta milyarlarca galaksiyle karşı karşıya kalıyor. Belki de on sekiz binle bu galaksiler kastediliyor veya Alfabede bu bir şifredir.
Şahsuvaroğlu ve diğer erenler on sekiz bin âlemle şifreli olarak bir şeyden bahsetmek istiyorlar. On sekiz Ebced Alfabesinde Allah’ın 99 isminden biri olan Hayy demektir. Arapça Hayy diriliktir. Yani on sekiz bin nerden bakarsanız farklı yorumlanacak bir şeydir.
İkinci mısrada Şahsuvaroğlu‘nun divanla anlatmak istediği ulu divandır. “Padişahım ulu divan eyler” kelamı Anadolu’da da çok kullanılan bir terimdir. Aslında ulu divanda erenlerin ve Alevilerin arzusu görülür. Ulu divandan bahsettiklerinde arzularının göğerdiği görülür. Çünkü ulu divan bir umuttur onlar için. İnanıyorlar o güne. Alevilikle beraber tüm akımlarda da bu umudu anlatan başka terimler görülür. Aslında ulu divanla Naci’nin arasında sıkı bir bağlantı vardır. Bunlar birbirinden ayrı düşünülemez. Ayrıca Ulu divanı kuran biri olmalıdır.
Yine Ehli Hak kaynakları Ulu divanın mekanı olarak çeşitli yerler ve hatta Tebriz’in kuzeyindeki Sehend Dağı’nı da göstermiştir. Hıristiyanlar da Mesih’in gelmesini bekliyor, Krişnaya inananlar belki Krişnanın ruhunun dönmesini, hatta ateistler de adalet divanını bekliyorlar. Aslında adaleti bekleyenler ışıklı insanlarla beraber, ezilen insanlar olmuşlardır.
Söyleyen de odur, söylenilen de odur, izni olmadan,
Gönlüm içinde daima ben onun methin söylerim.
Daha önceki beyitte anlattığı gibi Şahsuvaroğlu “veren de O‘dur alan da O‘dur” derken bana La İlahe illa hu ‘mevzusunu da,ima etmiş oluyor.
Çok dualar etmişem ben hocamin dergâhına,
Çün muradım hasıl oldu, daha duanı neylerem.
Dua, eğer bilinçli olursa bir irtibat vesilesidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Tanrı “ Od uni esteceb lekom” (gafir) mumin-60 (Siz beni çağırın bende sizi cevaplayayım) demiştir. Dua etmek için ise iki zeminin oluşması gereklidir.
Duadan önce duanın kabulü için uygun koşulları sağlamak lazımdır. Dua „her neysen gel“ anlamına gelmez. Her neysen gel sadece âşık olmak, tövbe etmek için söylenmiştir. Duadan sonra, o duanın gerçekleşmesi için hareket etmek gereklidir. Örneğin birinin sağlığına kavuşması için dua ediyorsun, fakat unutmayalım ki birinin sağlığına kavuşabilmesi için, önce bir hastaneye gidip teşhisin konulması ve tedavisinin yapılması gereklidir. Önce sen sağlığına kavuşman için elinden geleni yapmalısın ve sonra şefaat meselesi ortaya çıkmalıdır.
Bedevi döneminde başlayan dua ve dua törenlerinden beri duaların içerisinde bazen acizlik, bazen mantıklı bir umut ve bazen de psikolojik olarak insanın kendisini rahatlatması vardır. Aydınlar hayal ve arzular dünyası için dua edenleri kınamışlardır ve bu konuda da haklıdırlar. Çünkü hurafelik de işte bu noktada başlamıştır. İnsan kendi beyninde bir şeyi hayal etmiş ve onu gerçek sanmıştır. Dua etmek, hayatın gizli enerjisinden bir kısmet koparmak ve berat almaktır.
Dua ederken tüm sorumluluğu Allaha bağlamamak lazımdır. Duvarlara yapıştırılmış olan bir yardım kampanyasının afişinde güzel bir slogan gördüm: “Duasız olmaz, dua da tek başına yetmez”
Duada amaçlar iki türlüdür.
Maddi amaçlar: Her insan sağlık, iş veya sınavı geçmek için dua eder. Bu dua ona psikolojik destek olur, bu mantıklıdır. Bu dualar maddi dünyada hem kendi, hem başkaları için de olabilir. Fakat bu istekler maddi ihtiyaçlardır.
Manevi amaçlar: Burada insan kendi ruhani gelişimi için dualar eder. İrfanın karanlık, korkunç ve belalı yollarından geçip irfan dünyasında ilerlemek için derin düşünme ( meditasyon) içerisinde dualar çok önemlidir. Mesela bir Alevi için iç dünyasında miraca gitmek için söylenen “La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar” sözü çok umut verici bir duadır.
İmam Zeynel Abidin Seccad‘ın (Çok secde eden) dua felsefesi:
İmam Hüseynin Kerbela faciasında hastalığı yüzünden savaşamayan Aliyi oset (orta Ali) aslında en büyük faciaya uğrayandır. Çünkü gözlerinin önünde tüm sevdikleri, Şehidi Şüheda olan babası, kardeşleri Ali Ekber ve Ali Asker şehit olmuştur. Onun sağ kalması bu şahadetlerden daha çok kendisine azap vermiştir. O, bacısı Zeynep’le beraber esir düşen, zalim Emevi döneminde her zaman baskılarla karşılaşan, İmam Zeynel-i Abidin’dir. O, bu takıyye dünyasında müthiş bir savaş alanı yaratmıştır. İmam Zeynel-i Abidin dualarıyla insanları uyumaya değil, zalimlerle savaşa davet ediyordu. Onun duaları o kadar akıcı ve edebi açıdan o kadar değerlidir ki (Nesr-i Müsecce) onu birçok kişi ezberlemiş, hatta sağlığında yazıya aktarılarak kitap haline getirilmiştir. Bu kitaba Kuranın kız kardeşi adı verilmiştir ( Hz. Ali ‘nin „Nechül Belağa“sı da Kuranın kardeşi hesap edilmiştir). Bu kitabın adı „Sahifeyi Seccadiye“dir. Bu kitabın oluşumunda üç ulu imamın iştiraki vardır. Çünkü İmam Seccad bunları söylediği zaman İmam Muhammed Bakır bunları yazıyor, Cafer İbn-i Muhammed (Cafer-i Sadık ) de dinliyormuş. Bu muhteşem dua kitabı çok büyük zahmetlerle zalim hâkimiyetlerden saklanmış ve orijinal olarak kalmıştır.
Dünya üzerindeki dua kitapları arasında en yüksek zirvede olandır bence. Çünkü bu kitabı okuyan kişinin ondan etkilenmemesi mümkün değil. Öyle etkilenir ki etkisinde kalarak bunları pratikte uygulamaya çalışır. Kelimelerin kuruluşu, cümlelerdeki sadakat, derinlik ve sır ender görülmüştür. Ben Zeynel-i Abidinin bazı dualarını manzum olarak aruz vezniyle Türkçeye çevirdim. Ömür vefa etse daha sonra bunları kitap haline getireceğiz.
Cavit Murtezaoğlu'nun Yarizm adlı kitabından alıntıdır.