GÜNDÜZ
Gönül vefalı yârinden döner mi?
Vefalı, doğru yârinden döner mi?
Kapıda kul dur, sultan içeri,
Köle han ihtiyarından döner mi?
Reşide olmayınca sevme yarı,
Du çeşmim yar didarından döner mi?
Seher bülbülleri gördüm çimende,
Bülbül öz gülzarından döner mi?
Yarın iyi gününde yar olanlar,
Yaman günde ikrarından döner mi?
Ezelden yar benim küllü varımdır,
Görün kim küllü varından döner mi?
İZAHLAR:
Ihtiyar:muhtar,irade sahibi
Reşide:irşad olmuş,pişmiş
Do çeşmim:iki gözüm
Didar:ziyaret,görüş
Küllü var: tüm var olan her şeyi
AÇIKLAMASI:
Gönül vefalı yârinden döner mi?
Vefalı, doğru yârinden döner mi?
Gönül, âşıklar arasındaki buluşma mekânıdır. Dönmemezlik gönlün sıfatıdır. Bir annenin gönlü hep yavrusuna bağlıdır. Çocuk büyüse bile annesi için hep küçüktür. Ne kadar kötülük yapsa da, anne yavrusunun ayağına taş değmesini istemez. Çünkü gönülle sevmiştir, akılla değil. Bir anneye ne verirseniz verin, o, yavrusundan bir an olsun bile vazgeçmeyi düşünmez. İşte Mecnun da Leyla’ya böyle bağlıydı. Bu bağlılığın karşısında yar da vefalı olursa, bu bağ daha da kuvvetli oluyor.
Tarihte hiçbir zaman akıllı sevgi görülmemiştir. Çünkü akıl, hayır ve şerleri ölçendir. Bazı şeyler ona dokunabilir, bazı renkleri de sevebilir. İnsani irtibatta da akıl âşık olmaz. İrtibatı kurabilir ama âşık olmaz. Tıpkı günümüzdeki insanlar arasında aşk diye tanımlanan şey. Akıl her zaman karını düşünür. Acaba bu irtibatta benim karım ne olacaktır? diye soracaktır.
Ama gönül sevse, sorgusuz sualsiz, delilik sınırına kadar devam edecektir bu irtibat. Onun sevgilisinin onu sevmesiyle işi yok. O, seviyor ve bu da ona yetiyor.
Mecnun bir mecliste oturuyormuş. Leyli gelip geçtiği zaman Mecnun’un ayağı önündeki kâseye çarpar. Meclistekiler Mecnun’un Leyla’ya bakarken kâseyi devirmesine gülerler.
Mecnun’un ona bakıp gülenler için çok güzel bir beyit söylemiş:
Eger ba digeraneş bud meyli,
Çera came mera beşkest Leyli.
“Eğer başkalarıyla olsaydı meyli,
Benim bademi niçin kırdı Leyli”.
Mecnun Leyli’den gelen zararı da lütuf ve ihsan kabul etmiştir. Böyle güçlü bir sevgiyi gördükten sonra, artık yar da vefalı olmak zorunda. Gönül de zaten vefalı yârinden dönmüyor. Vefa aşk ve bilincin mahsulüdür. Aşk ve bilinç ne kadar yüksek ve iç- içe olurlarsa, vefa da o kadar yüksek ve değerli olur. Yani vefayı aşk ve bilincin evladı sayabiliriz. Tarihteki tüm vefasızlar iki gözlü olmuşlardır.
Kapıda kul dur, sultan içeri,
Köle han ihtiyarından döner mi?
Bu beyitteki kapıyı dış, zahir olarak algılayabiliriz. Yani kalıp, gövde ve don olarak da ele alabiliriz. Burada kapı geçit anlamında kullanılmıştır. Kulluktan geçemeyen, sultana varamaz. Bu Pir Sultan Abdalın da arzusudur: “Açılın kapılar, Şaha gidelim”.
Hür olan kul, içinde sultanı taşır. Hür kul bedendir, zahiri bir isim taşıyor. Asıl emir sahibi Han ise onun içindeki sultandır. Hafız,
Der pesi ayne tuti sefetem daşteend
Ançe ostade ezel goft begu miguyem
“ Aynanın arkasında dudu gibi saklamışlar beni” diye buyurmuştur. Yani o şey ki, aynanın arkasındadır, O, Sultan-ı ezeldir diyor. Hz. Mevlana da kamışın kamışlıktan ayrılmasıyla ilgili hikâyesinde bunu kastetmiştir. Burada ise Gündüz Bey “Benle sultan arasındaki geçit kapıdır. Yani bedendir, ama yine bu onun himayesi tabiindedir“ diyor.
Reşide olmayınca sevme yarı,
Du çeşmim yar didarından döner mi?
Reşide, iyiyi doğruyu seçebilendir. Yani olgunlaşmaktır. Gündüz bey olgunlaşmadan yar sevme diyor. Bir meyvenin olgunlaşması için belirli bir zamana ihtiyacı vardır. Nasıl ki olgun olmayan meyvenin tadı olmaz ve yendiği zaman ağızda kötü bir tat bırakır, olgunlaşmadan yar sevmek de tıpkı olgunlaşmamış bir meyveyi yemek gibi kötü bir tat bırakır gönülde.
Burada yarı sevmek ona teveccüh etmek değildir. Yâri anlamak ve “sevmeye değerdir” demekle, sevmek farklıdır.
Olgunluk bazen insanın yaşı ile alakalı değildir. Bazı insanlar çocuk yaşlarda Hakka varırlar ve bu onların ruhlarının ihtiyarlığını gösterir. Don ba donda önceleri çok kâmil seyran etmişlerdir. Bazı insanlar da bedenlerindeki uzuvlarına sahip değildirler. Bedenlerinin kontrolü uzuvlarının elindedir. Bu konu bana Hacı Ferruh Fahim’ den duyduğum bir hikâyeyi hatırlattı. Sizlere bu hikâyeyi kısaca aktarmak istiyorum:
„Padişah bir gün yanındaki askerlerle geziyormuş. Geçtikleri yolun yakınlarındaki tarlalarda çiftçiler çalışmaktaymış. Padişah tarlalarda çalışan insanları izlerken tarlanın birinde çalışan bir çocuk dikkatini çeker. Çocuk iki öküzüyle tarlasını sürmeye çalışıyor. Fakat tarlayı sürerken sürekli öküzlere sevgi dolu sözler, şiirler, şarkılar söyleyerek onlara teşekkür ediyor. Bu gördükleri üzerine meraklanan padişah askerleriyle haber göndererek çocuğu yanına çağırır. Yanına gelen çocuğa sorar: Hayvanlarla konuşuyor, onlara güzel sözler söylüyorsun, ama onlar senin konuştuğunu anlayamazlar. Niye böyle güzel sözler söylüyorsun hayvanlara?
Çocuk cevap veriyor: Padişahım sen çok yaşa. Onlar benim konuştuğumu anlamazlar belki. Ama ben kendim için böyle konuşuyorum ki, dilim güzel sözler söylemeye alışsın. İleride bir topluluk içerisinde insanlarla güzel konuşabilmek için burada prova yapıyorum. Çocuğun bu sözleri padişahın hoşuna gider ve çocuğa bunun karşılığında bir kese altın verir.
Bu olayı gören kurnaz ihtiyarın biri hemen çocuğun yaptıklarının aynısını yapar ki padişah ona da bir kese altın versin. Padişah ihtiyarın tarlasının yanından geçerken onu da çağırtır yanına. İhtiyara da sorar aynı soruyu. Kurnaz ihtiyar para alabilmek umuduyla aynı cevabı verir padişaha. Bu cevabı üzerine altın bekleyen ihtiyar hiç beklemediği bir tavırla karşılaşır. Padişah askerlerine ihtiyara 80 kırbaç vurmalarını emreder. İhtiyar çaresiz bir şekilde kırbaçları yerken bir yandan düşünür bunun nedenini ve sorar padişaha. Padişah oradan uzaklaşırken “ sen 70 yaşına kadar dilini terbiye etmemişsen, bundan sonra terbiye etsen ne olur” der.
Bu nedenle reşide olmak ahlak ve güzelliğe doğru koşmaktır. Reşide olmak, yalnız bilime sahip olmak değil, aşk denizinin fırtınalarına yakalanıp oradan sağ çıkabilmektir.
Şirazlı Sadi anlatıyor:
„ Bir gün edebiyatçılardan biri gemiyle bir yolculuğa çıkar. Gemide herkesle konuşup kendi bilgisinin ne kadar çok olduğunu insanlara göstermeye çalışırken kimi bu bilgilerden faydalanmış, kimisi de hayret içerisinde kalmış. Sonunda edebiyatçı gemide çalışan birine:
Sen edebiyattan, şiirden anlar mısın? diye sorar.
Çalışan sıkılarak ta olsa „hayır“ cevabını verir.
Bu cevap üzerine edebiyatçı “ Vay be senin ömrün heder olmuş, boşa gitmiş” demiş. Çalışan edebiyatçının bu sözleri karşısında kendisini çok ezik hisseder, üzülür, fakat hiçbir şey söyleyemez.
Gemi denizde yol alırken bir fırtına kopuverir. Bir türlü dinmeyen fırtına yüzünden batma tehlikesi yaşayan gemide herkes bir panik içerisinde beklemektedir. Bunun üzerine edebiyatçının yanına giden gemi çalışanı ona “acaba siz yüzme biliyor musunuz?” diye sorar. Edebiyatçı „hayır“ cevabını verir. Gemi çalışanı edebiyatçının bu cevabına karşılık olarak “ Desenize şimdi sizin ömrünüzün hepsi boşa gitti ” der.
Evet, bu hikâyede de olduğu gibi önemli olan denizde yüzebilmektir. Bilim bizleri bazı yerlere kadar götürebilir, fakat bazıları bunları pratikte yaşayarak öğreniyorlar.
Tabii ki reşide olduktan, yani olgunlaştıktan sonra kâmil reşide var, âşık olmak var ve aşktan sonra piranelik var. Bu piranelikte artık yüze bilen edebiyatçısın. Burada teori ve pratik birleşmeli. Cahil insanın aşkında da cehalet vardır. Tıpkı sahibini seven ayı gibi:
„Bir adamın bir ayısı varmış. Adam çalıp, ayısı oynayarak sokakları dolaşırlarmış. Adam ayısına çok iyi bakarmış ve bu yüzden ayı da adamı çok severmiş. Bir gün sokaklarda dolaşmaktan yorulan adam bir köşeye oturup uyuyakalır. Adamın yüzüne sinek konar, sahibini çok seven ayı sineği kovmak için taşı alır ve adamın yüzüne vurur. Taşın darbesiyle adam ölür“. İşte bu reşide olmayanların aşkıdır. Reşide olmayan her zaman aşkından söz eder. Bu eleştiri Şirin’in aşkıyla yanıp tutuşan Ferhat için de geçerlidir. Çünkü o eline bir murç alıp kayaya oyarak Şirin’in heykelini yaparak maşuku cisimlendirmiştir. Onun sırrında olan bedenini namahremlerin görmelerini sağlamıştır. Reşide olmayan sır saklayamaz. Gündüz bey, reşide olmayanların gözünün bir yere değil, iki yere baktığını bizlere anlatmaya çalışıyor. Çünkü „benim iki gözüm yara bakıyor, ikisi de yardan döner mi?“ diyor. Eğer biri yara, diğeri başka yere baksa yardan dönmüştür. Buradan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: İki gözü ile dünyaya ( hem maddi, hem manevi ) göz dikenler müşrik sayılır. Bunu ehli haklar şöyle tanımlıyorlar:
Niye ki yar, yar ile yade bakıyor. ( Yad: Ehli haklarda yabancı ve maddiyatçı olan kimselere denir ). Müşriklerin ve yadların hainlik ihtimali çoktur. Dünyanın verdiği onlar için çok şirin ve zevklidir. Çünkü kolay elde edilir. Ama Hak yolunda ve Hakkın verdiğine sahip olmak kolay değildir. Böyle hainlerin sapkın olma ihtimalleri yüksektir. Bu söz bana Azerbaycan’ın büyük şairi Bahtiyar Vahapzade’nin bir şiirini hatırlattı.
“Sehl Sunbat, satabildin neyi neye?
Kimi kime? Mikrop gibi sepelendin tarihime,
Babek’in göğsünün zirvesine
Yol açmak için dere geçtik, tepe aştık,
Bu yollarda nice nice Hemzelerle Sunbat’larla karşılaştık.
Kendin söyle, aldıkların sattıklarına değerdimi?
Aldığına arzuların göğerdi mi?”
Evet, Hallac-ı Mansur, Nesimi, Şah Hatai, Pir Sultan gibi nice erleri satanlar! Acaba aldıklarınıza değdi mi sattıklarınız? Belki de karşılığını aldıkları için “evet” diyecekler ve hangi yüzyılda olursa olsunlar ,yine satacaklar.
Cavit Murtezaoğlu'nun Yarizm adlı kitabından alıntıdır.