Futbol ve kapitalizm
Futbol kulüplerini, örneğin sadece gelir kalemine göre zengin ve yoksul kulüpler diye ayrıma sokmak, aralarındaki ilişkileri görmemizi engelleyecektir. Böyle bir ayrıma gidildiğinde zengin kulüpler yüksek bonservis bedelleri vererek transfer yapan kulüpler olarak; yoksul kulüpler de oyuncu yetiştirip onlara satan kulüpler olarak algılanacaktır. Böyle bir ayrım, yüksek bonservis bedelleriyle transfer yapan kulüplerle, onlara oyuncu satan kulüplerin birbirinden farklı olduklarını, yani aralarında dışsal bir ilişki olduğu anlamına gelecektir.
Burada durumu anlayabilmek için öncelikle, transferde, oyuncu alan veya satan kulüplerin içsel bir ilişki içinde olduğunu ortaya koymamız gerekmektedir. Kulüpler arasındaki içsel ilişkinin varlığı birbirlerini yeniden ürettiğini bize göstermektedir. Örneğin Porto veya Sevilla gibi kulüplerini oyuncu yetiştiren ve zengin kulüplere satan birer model olarak alırsak, içsel ilişkiyi ve tam da bu ilişkilerin birbirini ürettiğini kaçırmış oluruz. Sevilla ve Porto gibi kulüplerin varlığı, sattıkları oyuncuları alan kulüpleri üretirken; bütçesi daha yüksek kulüplerin varlığı da Sevilla ve Porto gibi kulüpleri yaratmaktadır. Sevilla’nın Dani Alves’i Barcelona’ya satması, bu ilişkiyi yeniden üretirken, aynı zamanda Sevilla’nın, sattığı oyuncunun yerine yeni bir oyuncu (genellikle genç yıldız adayı) alıyor olması, Sevilla ile Barcelona arasındaki ilişkinin Sevilla ile başka kulüpler arasında yeniden üretilmesi anlamına gelmektedir.
ENDÜSTRİYEL FUTBOLA GİDEN YOL
Kapitalizmin işçi sınıfıyla futbolun ilişkisini dönüştürmeye başlamasını salt bir tüketim olarak ele alamayız. Statlara gidip maç izlemek sadece bilet veya kulübün lisanslı ürünlerini satın almakla açıklanmaz. Stadyumlar aynı zamanda iktidar ilişkilerinin somut olarak inşa edildiği mekanlardır. İktidar ilişkisinin kapitalist sistemde meşruluk kazandırılma mekanlarından biri olan stadyumlarda, saha içindeki “ağabey” oyunculara, şeref tribününden localara, kale arkasından maçları oturarak izlemeye, birçok statta kadın tuvaleti olmamasına kadar somut olarak görülmektedir. Futbol kapitalizmin kendini yeniden ürettiği bir alandır. Tam da bu yönüyle futbol, üzerinden cinsiyetçilik, ırkçılık gibi sistemi üreten ideolojilerin meşruluk kazandığı bir alandır. Aynı zamanda kapitalizmin zaman ve mekan üzerindeki tahakkümü dolayısıyla artık boş zamandan azami yarar sağlamaya dönük yaklaşımın işçi sınıfının yaşamının parçası haline gelmesi futbolu bir oyun olarak oynamak bir yana, futbolla ilişkiyi dönüştürmektedir. Futbolun planlanan bir zaman dilimde tüketilen ve aynı zamanda yeniden üretilen ilişkilerin bütünü olması, bu ilişkilerin toplamdan bağımsız olmadığı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle kapitalizmin zaman ve mekan üzerindeki tahakkümü, işçi sınıfını sadece futbolu oynamaktan alıkoymamış aynı zamanda işçi sınıfının futbolla ilişkisini uçucu bir hale dönüştürmüştür.
BOSMAN KURALLARI
Kapitalizmin zaman ve mekan üzerindeki tahakkümü ve işçi sınıfıyla futbol arasındaki ilişkiyi dönüştürmesinin yanında kulüpler ve futbolcular üzerindeki dönüşümden bahsetmek gerekiyor. Bu yönüyle pazarda dolaşım aracı olarak futbolcular öne çıkıyor. Köylülerin bir yönüyle de sınırsız ve sayısız oynadıkları futbol, kapitalist üretim koşullarında dönüşmeye başlamıştır. Sürecin işleyişi vurgulamamamız adına Karl Marx’tan yapacağımız alıntı çok anlamlı olsa gerek: “Üretim ve geçim araçları kendiliklerinden nasıl sermaye değilse, para ve metalar da kendiliklerinden sermaye değildir. Bunların sermayeye dönüşmeleri gerekir. Ama bu dönüşümün kendisi ancak belli koşullar altında olabilir, yani birbirinden çok farklı türden iki meta sahibinin yüz yüze ve temas haline gelmesi gerekir; bir yanda, başkalarına ait emek-gücünü satın alarak, ellerindeki değerler toplamını arttırmak isteğinde bulunan, para, üretim aracı ve geçim aracı sahipleri; öte yanda, kendi emek-güçlerini ve dolayısıyla emeklerini satan özgür emekçiler. ...Meta pazarındaki bu kutuplaşma ile kapitalist üretimin temel koşulları sağlanmış olur.” Futbolcuların pazarda emeklerini satan özgür emekçiler olarak pozisyonları, Bosman Kuralları ile daha da netleşti. Bosman Kuralları öncesinde futbolcuların pazarda meta olarak dolaşımı sadece kulüpler arasındaki ilişkiyle gerçekleşiyordu. Bosman Kuralları’yla birlikte emeklerini satan özgür emekçiler olarak futbolcuların emeklerini satabilecekleri kulüplere gidebilmeleri daha da esnekleşirken, bu durum aynı zamanda kapitalizmin futbol üzerindeki tahakkümünü yeniden üretiyor. Bosman Kuralları’nı sadece futbolcu maaşlarına yaptığı etkiyle açıklayamayız. Burada emeklerini satan özgür emekçiler olarak futbolcuların, maaştan önce emeklerini satabilecekleri en uygun kulübe gitmeye yöneldikleri görülecektir. Bu açıdan, sözleşmesi biten futbolcu için öncelikli hedef konumunda ileri kapitalistleşmiş ülkelerin kulüpleri gelmektedir. Örneğin, Atletico Madrid’de Arda Turan’ın sözleşmesi bittiğini ve serbest kaldığını düşünelim. Arda Turan’ın gideceği ülke Romanya olmayacaktır, ileri kapitalistleşmiş ülke kulüplerinden biri olan Manchester United’a gittiğinde artık emeğini en geniş koşullarıyla pazarlayabilecek ve bu durum aynı zamanda ileri kapitalist ülkelerin kulüplerinin futbolda tekelleşme sürecini üretecektir.
KAPİTALİZMİN GÖZBEBEĞİ ŞAMPİYONLAR LİGİ
Kapitalist sistemde futbolun en büyük pastası olarak öne çıkan organizasyonlarda (UEFA ve FİFA’nın düzenlediği turnuvalar) yapılan değişiklere vurgu yapmamız gerekiyor. Burada da özellikle Şampiyonlar Ligi öne çıkıyor. Şampiyonlar Ligi’nin her yıl yapılıyor olması ve ileri kapitalist ülkelerin başa oynayan takımlarının mücadele (!) alanı olması nedeniyle en dikkat çeken düzenlemeler bu organizasyonda yapılıyor. Bu yapısıyla endüstriyel futbolun gözbebeği konumundaki Şampiyonlar Ligi’ni irdelediğimizde, -Devler Ligi olarak adlandırdıkları turnuvada- ileri kapitalistleşmiş ülkelerin başa oynayan takımlarının turnuvası olduğu göze çarpmaktadır. Öncelikle gruplara torba sistemine göre yerleştirilen takımlar zaten baştan güç dengesine göre sınıflanmış oluyor. Örneğin Manchester United, Juventus, PSV ve S. Bükreş’ten oluşan bir grup olduğunu düşünelim. Birinci torbadan gelen Manchester United’ın gruptan çıkma sansı çok yüksek. Onu Juventus takip ediyor. PSV belki ikinciliği zorlayabilir ama S.Bükreş’in şansı çok az. Platini döneminde Şampiyonlar Ligi statüsünde yapılan değişiklik ilk bakışta daha küçük bütçeli kulüplerin işine yarıyor gibi görünüyor. Fakat değişiklik aslında ileri kapitalistleşmiş ülkelerin başa oynayan takımlarına yarıyor. Platini’nin ağızlarına bir parmak bal çaldığı “küçük kulüpler”, gruplara girebilseler bile onları birinci ve ikinci torbadan gelen takımlar bekliyor. İleri kapitalistleşmiş ülkelerin ilk iki veya üçteki kulüpleri direk şampiyonlar Ligi’ne katılıyor. Bu durumda da üçüncü veya dördüncü sırayı alan takımlar da tek ön elemeyi geçmekte pek de zorlanmıyor.
‘HOLİGANLIK’ ÖNE ÇIKIYOR
Futbol kulüpleri, turnuvalar ve oyuncuların kapitalizmdeki dönüşümleri ve birbirini üretiyor olmasını taraftar boyutunu ele almadan irdeleyemeyiz. Bu yönüyle de özellikle taraftarın yabancılaştırılması olgusundan bahsetmemiz gerekiyor. Taraftarın yabancılaştırılması, kapitalizmin futboldaki tahakkümüyle beraber başta ileri kapitalist ülkelerde daha belirgin olarak göze çarpıyor. Bu noktada kapitalizmin taraftarı yabancılaştırmada en çok kullandığı holigan kavramı öne çıkıyor. Modernlik olarak sunduğu seyirci profili de tam da yıkıntıların örtülmesiyle inşa ediliyor. Bugün özellikle İngiltere’de, statlara VIP (very important person) koltuklarda iş sözleşmelerinin yapıldığı, sadece maç günü değil, haftanın her günü tüketime yönelik olan ve sahadaki “oyun” dan çok store’lerdeki ürünleriyle kapitalizmin barbarlık belgesini görüyoruz.
EVRENSEL NET
|
Sponsor Reklamlar
|